banner165

Kaplanhanı’nda Sultan Alaeddin gibi kaplan avlar mıyız ki?

Doğayla bütünleşmiş bir  millet deseler,doğadaki pek çok refleks  ve kanunu milli benliğine monte etmiş  ,uyarlamış bir millet deseler,günlük  sosyal yaşam ,dini  yaşam,ekonomik yaşam ,askeri yaşam vb alanlarda bile en belirgin özellikleriyle bile doğanın kendisini hissettirdiği millet deseler ,kuşkusuz Türkler ve Türklük  akla gelir.
Malum Türkler bozkırın ,Orta Asya bozkırının ve dahi  dünyanın en asil milleti.Bu asalet kendilerini dünyayı yönetmeye namzet olarak görmelerindeki  en etken güçlerden  birisi.Bozkırın her bir yanında on binlerce sürüyle,doğanın en sert yüzüyle mücadele edile edile kazanılan bir kimlik,Türk  kimliği.Konar göçer toplum olmak,hayvanların sevk ve idaresi ,hayvanın hayatta kalmasını  tesis ve  düşman unsurlardan koruma dürtüsü ve çabası ,Türk milli kültürü üzerinde çok etkili.Türklerin devlet kurmadaki örgütlenme hızı ve kabiliyeti,yüzlerce yıl dünyayı  sevk  ve idaresi,kalabalık  insan ve ordu topluluklarını  sevk ve idaresinin temelinde doğa kanunlarına karşı hayvanların sevk  ve idare edilmesinde yatıyor desek  abartmış  olmayız  sanırım.
Evet  Türk ot peşinde koşacak  ,koşacak ki sürüler hayatta kalsın.Nerede yeşermiş ot  ,oraya gidecek  Türk.Lakin Türk , et de yiyecek.Türk, askerlerine ve komutanlarına talim ve taktik ,manevra ve zihin jimnastiği elde edeceği ve bunu bir  kurallar ve adaplar çerçevesi  içinde bir disiplin haline getirip ,hars dünyası  içinde önemli bir olgu  ve olay olarak  göreceği yaşam stiline döndürecek.Türk,evladına,balasına daha çocukken ,toyken  aynen ordusuna kazandırmak istediği bütün kazanımları  ferden ferda kazandırmanın gayreti ve ızdırabında olacak.Olacak çünkü bunun ızdırabını  ,stresini çekmezse bilir ki  evladı da ,ordusu da  hayatın acımasız  kanunlarına karşı  hazırlıklı olamaz.
Orta Asya (Türk Eli) menşeili dini inançlarımızın hemen hepsinde ,Tabiat Varlıklarına İnanç,Şamanizm vb hayvan olgusu geniş yer tutar.Hatta Şamanizm’deki ,bu bağlamda dua ritüelinin ana espirisi hayvan neslinin devamını  sağlama amaçlı büyülerin yapılıyor  olması buna en güzel örnektir.O kadar ki;Türk,çocuğuna hayvan isimlerini verecek, özellikle av hayvanları isimlerini  verecek kadar kendisiyle bütünleşmiş addediyordu  meseleyi.Alakuş,Karaca,Şahin,Doğan,Arslan ,Kılıçarslan,Aksungur,Afşin isimleri Oğuz’da töreleşmiş bir av kültürünün kaçınılmaz sonucu olmuş.Türk ,av hayvanlarından elbette etinden,derisinden( çizme,tulum),boynuzundan (müzik aleti ve kesici alet sapı,kürkünden (kıyafet, börü yani bere-kalpak,keçe mamulünden külah ),kemiğinden (kızak ve kayak malzemesi) yararlandığı gibi,bunlardan meydana gelen bir  ticari yaşamı da vardı.

Türk’ün hiç  de siyasi olmayan ,Atatürk’ün de sıklıkla uyguladığı ve dikkat çektiği üzre ,ulusal  olan bir Bozkurt kavramı  vardır.Orta Asya bozkurdunun bütün özellikleri neredeyse Türk milli duruşunda ve öz benliğinde yaradılıştan var olduğu  için bunu da kendisine simge olarak  almasını bilmiştir.Özellikle sürek avlarındaki ve savaşlardaki hilal  yani turan taktiğini de ,kurtların tabiatta hasım ve av hayvanlarına karşı  uyguladıkları kurt kapanı taktiğinden alması  da manidardır.Elbette özgürlüklerine düşkün olmaları,esaret  yerine ölmeyi  yeğlemeleri,düşmana arkadan saldırmaması,saldırmadan önce uluyarak  hasmına meydan okuması,sürüdeki hasta ,yaşli ve  dişi kurtlara öncelik  verecek şekilde bir yürüyüş ve yaşam nizamı vb  belirleyen teşkilatçı yapılarının olması,ataerkil yaşamları  olması,her bozkurt sürüsünün bir liderinin olması ve  onun sözünden çıkmaması, bozkurdun eşini kıskanması,diğer  hayvanların aksine bebek bozkurdun ebeveyni ölse de ,ölmemesi zira diğer bozkurtların ( milletin her bir ferdi olarak  da düşünülebilir) bebeğe sahip çıkıp ölümünü engellemesi, yavrulu  hayvanlara saldırmaması,yiyeceği kadar av yapması,Türk’ün  yaşamında çok ama çok  kalıcı bir yer bulmasına sebep olmuştur.Çünkü Türk’ün milli  benliğinde olan şeylerdir bunlar.
Türkler içinde av konusu, en çok Oğuzlarda önemsenmiş ve töreleşmiş.Biz Oğuz Türküyüz.Atamız Selçuklu ve Osmanlı da öyle .Dolayısıyla 18.,19. yüzyıla kadar süregelen ,belirli bir disiplini olan avcılık  konusu devlet ve millet hayatımızı hep meşgul  etmiştir.Selçuklular ve hususan Anadolu Selçuklularında av köşklerinin yapılması (avhane) hem meseleye verilen ehemmiyet hem de av hayvanlarının ve dahi  sürek  hayvanlarının nerelerde yapılabileceğine ve yapılabildiğine dair bizlere ip uçları vermektedir.Alanyamızda Hasbahçe (yer yer),Sugözü,Demirtaş,Çıplaklı ,Hacı Baba,Gülevşen ,Alara gibi yerlerde av köşkleri –şikarhaneler yapılmış ve günümüze kadar da kalıntıları ulaşmış.Tabi bu av köşkerinin bazıları mesela Hasbahçe gibi olanları  sadece av için yapılmamış.Zira Hasbahçe’nin konumu buna pek  müsait olmamış.Av sonrası ,avlanan hayvanlardan sultan ya da beyin ziyafet vermesi teamüldü. Dolayısıyla av köşkünün etrafında bunu gerçekleştirebileceği geniş düz arazinin olması  elzemdi.Hasbahçe’de bunu yapmak pek mümkün değil. En azından geniş kapsamlı ziyafetler için. Her ne kadar orijinal teraslama ve sekileme günümüzde yeni  tarım ürünleri  için bozulup yeniden konumlandırılsa da , arazinin eğimi bence ziyafet için çok da mantıklı gelmemektedir.Bunun için bence en önemli  ziyafet mekanı Sugözü av köşkü çevresinde duvarlarla ayrılmış geniş düz arazi olmalı.Kaldı ki  ikisi arasındaki uzaklığın bir kıymeti harbiyesi yoktur.Hasbahçe’de dinlenmeye çekilen sultan,ziyafet için yürüme mesabesindeki Sugözü av köşkünü adres gösterebilir.Lakin   konunun üstadı, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi dekanı Prof. Dr. Mehmet Ali Hacıgökmen hocamız “Türkiye Selçuklularında Avcılık “ adlı eserinde  bu konuda farklı düşünmekte ve 57 dönümlük bir alanın  surlarla çevrilmesini ,tarımdan ziyade verilen ziyafetler  için ayrılan mekan olmasındandır görüşüne  dikkat çekmekte.
Belki yeni nesil tabirle av partileri de denebilecek bu merasimler öncelikle et ihtiyacı,ordunun tatbikatı ve  hakan-sultan ve yakınları için de önemli bir spor neşvesi içinde eda ediliyordu.Sultanın kendisi  ,oğulları ve diğer hanedan üyeleri  adeta savaşa gidermişçesine bir ciddiyetle katılırlardı.Görevli askerler kuşattıkları bir dağın içindeki hayvanları,okla avlanabilecek olanları sultanın bulunduğu yöne doğru sürmeleri  ,büyük  hayvanlar için kapan tarzı  tuzak ,kafes gibi  gereçler de dahil ediliyordu.Sultan ve maiyyeti önce ava başlarlar ,yorulunca da geri kalan görevliler hiyerarşiye göre sırayla devam eder, bu arada yüksekçe bir yerden bu av şenliğini seyre dalarlardı.Sürek avının belirli kurallara tabi olması,bazı kutsal sayılan geyik vb hayvanların bu süreçte sadece sultan tarafından avlanması,zevk  için av yapmaya başlayanların ve neslinin kesilmesine neden olanların cezalandırılmaları ,av sonrası  kemikli ve kemiksiz tarafın bile hangi  makam sahibine geleceğinin belli olması ,günümüz akıllarını zorlasa da anlaşılabilir bir durum arz etmektedir.Hatta  av şenliği sonunda Cuma günleri verilen yemek ziyafetine han-ı  yağma denirdi.Sonrası etap ise müzik eşliğinde eğlence ve çevgan gibi ( polo sporunun atası ),cirit gibi,satranç gibi toplumsal etkinliklerin olduğu  anlardı. Oğuz töresinde avsız geçen bir gün eksiktir  anlayışı varsa bir toplumda ,av faaliyetinden zevk alınması ve bu derece önem atfedilerek  yapılması anlaşılabilir olsa gerek.Bütün bu ameliyeler için o bölge halkının toptan seferber edilmesi,merkezden görevlendirilen bazı Türkmen  aşiret ve obaların   av bölgelerine iskan edilmeleri,vergi ve seferden muaf olmaları vb işler hep av hayvanlarının neslinin devamını sağlamaları,çoğaltılmasını sağlamaları ve av bölgelerinin av hayvanları için yaşanabilir mekanlar olmalarını sürdürülebilir halde tutmaları içindi. Bizim Avsallar ,Payallar,(pay alırlar),Dim,Dimalacami,Keşefli vb belde ve yörelerimizin isminin de ,zamanında buraya yerleştirilen av cemaatlerinden( cemaat-i Sayyadan)  aldığını biliyoruz.

 O kadar ki  sarayda av hayvanları  için özel  görevliler  vardı.Selçuklulardaki Emir-i Şikar sadece bu işe bakardı.Hatta  bu avcılık  anlayışının , Osmanlı  saraylarında da ,iki yüzyıl  öncesine kadar ,devlet  kademelerinde yüksek  mevkilerde kadro  açılmak suretiyle ihdas edildiğini biliyoruz. Osmanlı’daki Doğancıbaşı (Şikar Ağası)  bu iş için sorumlu en tepedeki devlet görevlisiydi. 

Alanyamızı  Alanya yapan Sultan I. Alaeddin Keykubat da çok  iyi  bir avcı idi.Bu  bahsettiğimiz bütün süreçler kendi döneminde de en zirvede yaşandı.Alanya gibi kış aylarının bile insana huzur  veren bir bahar gibi olan yerler ,avlak alanların tesis edildiği ,av köşklerinin serpiştirildiği ve sürek avları sayesinde orduların talim ettiği nadide yerlerdir.Buralar av hayvanlarının kolayca üreyip çoğalabilecekleri yerlerdir.Sultan Alaeddin de en çok Alanya’da Gedevet  ve Türktaş yaylalarında avlanırdı.Buralarda da vakti zamanında av köşklerinin olduğuna dair rivayetler de yok değildir.Rivayet odur ki ;Sultan Alaeddin bugün bizim Kaplanhanı  yaylası dediğimiz yerde Toros kaplanı avlarmış.Bu nedenle buraya bir han yaptırmış.Bu bilgi  bir kesinlik  ifade etmese bile çok yakın zamanlara kadar Oba beldesinde Toros  kaplanının avlandığını biliyoruz.
Yapılan barış  antlaşmalarında bile yenilinen Moğollar’a av köpekleri ve diğer av tutan hayvanlardan verilecek olması şartı bile meselenin devletler nezdindeki önem ve boyutunu anlatması bakımından dikkat çeker.Selçuklu Sultanı Melikşah ,I.Alaeddin Keykubat ve Alanyalı Anadolu Selçuklu sultanı II.Gıyaseddin Keyhüsrev de av ziyafetleri sırasında zehirlenerek ya da av hayvanları tarafından darp edilerek öldürülmüştür.Alaeddin Keykubatı yediği bir kuş etinin zehirlemesi,oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev’i de av sırasında kapanda avlayıp ,sarayında beslediği bir kaplan tarafından öldürmüş  olması,kendilerinin yumuşak karınları  olan ve kişisel güvenlik refleksinin asgari düzeyde olduğu bu av sevgisinin nerelere kadar etki edebildiğini göstermektedir. 
Bir sonraki yazımızda Geçmişten Geleceğe Alanyamızın tarih koridorlarında  buluşmak  üzere esen kalın.
 

YORUM EKLE

banner107

banner169