Yaşadıkları bölge “coğrafi” anlamda “ayı avlamaya” müsait olduğu için de, akıllarına ilk gelen bu olmuş…
“Avlarız şöyle irice bir ayı, satarız postunu şişiririz lastiği” diye fikir birliğine varmışlar…
Gel velakin, o an itibarıyla ceplerinde “portakal soslu Pekin Ördeği” alıp yiyecek, ya da ne bileyim şöyle “opera ya da baleye” gidip, “karı-kız kesecek” paraları bile olmadığı için, “acil koduyla” komşularının kapısını çalmışlar…
“Ayı postu alım-satımı” işleriyle iştigal eden komşularına, sanki ellerinde hazır bir “ayı postu” varmış izlenimi vererek, pazarlığa girişmişler…
“Bizde öyle bir ayı post var ki” diyerek lafa dalıp, “Bu posttan en az iki tane kürk çıkar, çok taliplisi çıktı ama vermedik, şunun şurasında komşuyuz sen kazan” diye mevzuyu bağlayıp, postun parasını peşin almışlar…
Parayı aldıktan sonra “portakal soslu Pekin Ördeği” yediler mi, ya da bir “bale” etkinliğine katılıp, “karı-kız kesme” faaliyetinde bulundular mı tam bilemiyorum ama, ertesi gün kürkçüye olan borçlarını ödemek için ormanın yolunu tutup, “ayı avına” çıkmışlar…
Çok geçmeden karşılarına “iri kıyım, devasa” bir ayı çıkmış…
Bakmışlar “avlanacak” gibi değil…
“Ava gidip, av olmamak” için birisi yanındaki ağaca tırmanmış, diğeri de kendini yere atarak “ölü taklidi” yapmış…
Ayı gelmiş, yerde yatan adamı evirmiş, çevirmiş, “ölümü dirimi” diye yüzünü, gözünü bir güzel koklayıp, yalamış…
Bakmış adamda “tık” yok, ölü olduğuna karar vererek dönmüş gitmiş…
Bir süre sonra ağaçtan inen avcı, yerde yatanın yanına gelmiş ve biraz da alaycı” bir tavırla “bakıyorum da ayılarla iyi anlaşıyorsun” demiş…
Alay etmenin dozunu biraz daha arttırarak sormuş…
“Sahi ne söylüyordu ayı kulağına”…
Zaten korkudan “ödü şeyine karışan” yerdeki avcı doğrulmaya çalışarak şu yanıtı vermiş…
“Ne diyecek, bir daha satma avlamadığın ayının postunu, seni bırakıp ağaca çıkan korkaklardan da seçme dostunu”…
Mevzuyu “dost seçme” olayına bağladık ya, “karada ölüm yok” artık, tam gaz devam edelim…
Özellikle “siyasi arenada” yaşanan dostluklar oldum olası dikkatimi çekmiştir…
Bir dönem “menfaat birlikteliği” olduğu için kamuoyuna karşı “can-ciğer, kuzu-sarma” dost görünen isimlerin, gün geldiği zaman “kanlı-bıçaklı” düşman olduklarına tanıklık etmişliğim çoktur bu meslekte…
Köprünün altından çok sular akmış, “menfaat birliktelikleri” sekteye uğramıştır çünkü…
Dün yönetimlerde “omuz omuza” birlikte çalışan isimlerin, yenilenen yönetimlerde “yol ayrımına” geldikleri zaman, “gücü ben elimde tutacağım” mantığı ile birbirlerinin “kuyularını kazmaya” çalıştıklarına da tanıklık etmişliğim çoktur bu meslekte…
“Dostluk” anlamında “siyaset arenası” böyle bir şeydir işte…
Dün “iyi” dediğin insanlara, gün gelir “tu kaka”, dün “tu kaka” dediğin insanlara gün gelir “iyi” demek durumunda kalmak bu işin “doğasında” vardır…
Kim ne derse desin, bu işin “doğasını oluşturan mayası”, daha çok “siyasi ikbal ve menfaat” duygularından beslenmektedir…
Bu nedenledir ki, siyasi arenada “küskünler” ya da “kırgınlar” kavramları hep olmuştur ve olacaktır da…
Son dönemlerde tam da bu tariflere uyan “siyasetçi” profili çoğalmaya başladı Alanya’da…
Kongresini yapıp, yoluna devam eden AKP de dahil olmak üzere...
CHP’nin durumu zaten malumunuz…
Yeni seçilen Antalya İl Yönetimi, ilk icraat olarak, bu partiye çok ama çok emek veren Şevki Türktaş ve ekibini görevden alarak “bir çuval inciri berbat ediverdi…
Bana göre CHP Alanya’nın bu saatten sonra kendini toparlaması çok zor görünüyor…
Bu anlamda “daha temkinli” giden MHP’de ise şu anda sular durgun gibi görünse de, kongre tarihi yaklaştıkça “çatlak seslerin” çıkacağını düşünüyorum…
Şu anda herkes birbirine bakıp, birbirini kolluyor, “acaba kim dost, kim değil” diye…
İşte bu nedenle yukarıdaki hikaye ile başladım yazıya…
Siz siz olun, “avlamadığı ayının postunu satan, sizi bırakıp ağaca çıkan korkaklardan” seçmeyin dostunuzu…