Mahkeme salonunda mı, yoksa söylenmeyen cümlelerde, ertelenen sarılmalarda ve her gün biraz daha büyüyen sessizlikte mi?
Hiçbir evlilik bir sabah ansızın bitmez.
Hiç kimse bir gün uyanıp da "Bugün evliliğim bitti." demez. Çünkü evlilikler, çoğu zaman tek bir olayla yıkılmaz. Sessizce yorulur. Fark edilmeden eksilir. İçten içe tükenir.
Toplum olarak biz, çoğu zaman yalnızca son perdeyi görüyoruz. Boşanma haberini duyuyor, mahkeme kararını konuşuyor, kimin haklı kimin haksız olduğunu tartışıyoruz. Oysa asıl hikâye, adliye koridorlarına gelmeden çok önce yazılmaya başlamıştır.
Mahkeme salonları yalnızca hukuki süreci tamamlar. Gerçek ayrılık ise çoğu zaman aylar, hatta yıllar önce başlar.
Birbirini dinlemeyen iki insanın arasında…
"Nasılsın?" sorusunun unutulduğu akşamlarda…
"Teşekkür ederim." cümlesinin dile gelmediği günlerde…
Sarılmaların yerini telefon ekranlarının aldığı gecelerde…
Aynı evin içinde yaşayan ama birbirinin hayatına dokunamayan iki insanın sessizliğinde…
İnsanlar çoğu zaman evlilikleri bittiği için birbirine yabancılaşmaz; önce birbirine yabancılaşır, sonra evlilikleri biter.
Bugün birçok çift aynı sofraya oturuyor ama aynı duyguyu paylaşamıyor. Aynı odada bulunuyor ama birbirini göremiyor. Gün içinde sayısız cümle kuruluyor; fakat en ihtiyaç duyulan cümleler hiç söylenmiyor.
"İyi misin?"
"Yorulduğunu fark ediyorum."
"Teşekkür ederim."
"İyi ki varsın."
Belki de bir ilişkinin en büyük yoksulluğu, maddi imkânsızlık değil; bu cümlelerin eksikliğidir.
Modern hayat bize hız kazandırdı ama birbirimize ayırdığımız zamanı azalttı. İş yoğunluğu, ekonomik kaygılar, dijital ekranlar ve bitmeyen sorumluluklar derken, eşler aynı çatı altında yaşamaya devam ediyor; fakat birbirlerinin iç dünyasından uzaklaşıyor. Bir gün fark ediyorlar ki aynı evi paylaşmışlar ama aynı hayatı paylaşamamışlar.
Bir evlilik büyük kavgalarla değil, çoğu zaman küçük ihmallerle yorulur. Dinlenmeyen bir cümle… Ertelenen bir konuşma… Görülmeyen bir emek… Fark edilmeyen bir fedakârlık… Biriken kırgınlıklar zamanla kalplerde görünmez duvarlar örer.
İhanet de çoğu zaman işte bu hikâyenin ilk cümlesi değildir. Elbette hiçbir gerekçe ihaneti haklı gösteremez. Ancak birçok ilişkide ihanet, uzun süredir ihmal edilen bağın en görünür sonucudur. Asıl yara, insanların birbirini kaybetmeye başladığı gün açılmıştır.
Oysa evlilik, yalnızca aynı soyadı taşımak değildir. Aynı hayali kurabilmektir. Aynı acıyı paylaşabilmektir. Birbirinin yükünü hafifletebilmektir. Yorulduğunda omuz olabilmek, sevindiğinde ilk sarılınacak kişi olabilmektir.
Belki de bugün kendimize şu soruları sormanın zamanı geldi.
Eşimle en son ne zaman gerçekten konuştum?
En son ne zaman onu yargılamadan dinledim?
En son ne zaman telefonumu bir kenara bırakıp sadece gözlerinin içine baktım?
En son ne zaman "İyi ki varsın." dedim?
Ve en önemlisi…
Biz hâlâ aynı evi mi paylaşıyoruz, yoksa aynı hayatı mı?
Mutlu evlilikler hiç sorun yaşamayan insanların evlilikleri değildir. Mutlu evlilikler, sorunları konuşabilen, kırıldığında susmak yerine birbirine yaklaşabilen insanların kurduğu ilişkilerdir. Çünkü sevgi, yalnızca hissedilen bir duygu değildir; her gün emekle beslenen bir seçimdir.
Bir evliliği ayakta tutan büyük sürprizler değildir. İçten bir teşekkür, samimi bir özür, küçük bir ilgi, yargılamadan dinleyen bir kulak ve "Ben buradayım." diyebilen bir yürektir.
Unutmayalım…
Evlilikler mahkeme salonlarında bitmez.
Orası yalnızca hukukun son noktayı koyduğu yerdir.
Asıl ayrılık; söylenmeyen cümlelerde, ertelenen sarılmalarda, biriken kırgınlıklarda ve aynı evin içinde sessizce birbirinin kalbinden uzaklaşan iki insanın hikâyesinde başlar.
Belki de bir evliliği kurtaracak olan şey, büyük mucizeler değil; bugün içtenlikle sorulacak tek bir sorudur:
"Nasılsın?"