Her ne kadar “tevellüt” eskimeye yüz tutmuş olsa da, birazdan yumurtlayacağım olaya “tanıklık” etmiş kadar olmadı çok şükür…
Yüce Rabbim, şahsımı bu dünyaya “bahşetmiş” değil henüz…
Babam, nam-ı diğer “Kel Ali’nin”, Sevim hanımı yani anamı “kafa kola alıp” evlenmesinden daha önceki yıllardan söz ediyorum…
Şahsımın, “portakal ağacında vitamin” bile olmadığı 1950’li yıllar yani…
Türk kadınının mutfağına giren belki de “ilk teknolojik ürün” olan “düdüklü tencere” icat edilmiş…
Bizim mahallenin kadınları da dahil, tüm kadınlar “büyük rağbet” göstermişler düdüklü tencereye…
Yemeğin piştiğini haber veren “düdük sesi” çıkardığı için, kadınları mest eden bu alete mahallede bir tek “İbrahim dedem” karşı çıkmış…
“Çok pahalı” diye almamakta uzun zaman direnmiş rahmetli…
Hatice hanım, yani babaannemin “dırdırından kurtulmak” için de şöyle bir formül geliştirmiş kendince…
Mahallenin gece bekçisinin gönlünü yaparak, yedekte bulunan “çift nohutlu düdüğünü” emanet almış…
Ve her akşam, evin mutfağında yemek pişirilen tencerenin başında nöbet tutmaya başlamış…
Yemeğin piştiğini anlayınca, elindeki “çift nohutlu bekçi düdüğünü” öyle bir üflermiş ki, rahmetli babaannem, mahallenin “öbür ucunda” bile olsa, evde “yemeğin piştiğini” anlar ve koşa koşa gelirmiş…
“Yemek pişince öten çift nohutlu bekçi düdüğü” rahmetli babaannemde alışkanlık yapış zamanla…
“Nasıl olsa düdük ötüyor” rahatlığı içinde, tencereyi ocağın üstüne koyar koymaz “mutfaktan sıvışır”, o kapı senin, bu kapı benim fink atarmış mahallede…
Bir gün İbrahim dedem, gözü gibi baktığı “çift nohutlu bekçi düdüğünü” kaybetmiş…
Yemek pişti pişecek ama, “üfleyecek düdük” yok…
O anda arka bahçedeki “söğüt ağacı” gelmiş aklına…
Bıçağı kaptığı gibi fırlamış mutfaktan, söğüt ağacından bir dal kopararak hemen bir “düdük” yapmış ama nafile…
Mevsim itibarı ile, “söğüt ağacı kuru olduğu” için, “üfledikçe tıslayan” düdükten “zırt sesi” bile çıkmamış…
Bu sırada ocağın üstündeki yemek, kendisiyle beraber mutfağı da “yakıp kül edince”, rahmetli İbrahim dedemin ağzından şu cümle dökülmüş…
“Kuru söğüdün düdüğü ile, eşkiyanın güdüğü makbul değildir”…
Çocukluğumdan bu yana defalarca dinleyip, “şimdi uydurduğum” bu hikayenin “ana teması” her ne kadar “kuru söğüdün düdüğü ve eşkiyanın güdüğü” gibi görünse de, “en azından şimdilik” işin o tarafında değilim…
Alanya’da üç-dört gündür devam eden ve dün sona eren, 4. Uluslararası Yemek Yarışması’nın “Yerel Yemekler” kısmına kendi kendimi “fahri jüri üyesi” olarak atayıp, Alanya’da yaşayan hanımların pişirdikleri yemeklerin tatlarına bir bir bakarken geldi aklıma bu hikaye…
“Fahri Jüri Üyesi” olarak tadına baktığım yemeklerin arasında en çok hoşuma giden iki yemekten birisi, CHP Alanya İlçe Kadın Kolları Başkanı Zuhal Sirkeli’ye, diğeri de Döndü Keklik isimli hanımefendiye aitti…
Ama ne hikmetse, “yeme-içme” işlerinden çok iyi anladığını “haşmetli göbeği” ile tescil etmiş benim gibi “her anlamda ağzının tadını bilen”, önemli bir şahsiyet tarafından beğenilen yemekler “dereceye” giremedi…
Ne yalan söyleyeyim, sonuçlar açıklanınca “bozulmadım” değil…
Tam “eski usul bir tencerede” yemek pişirmek için, “çift nohutlu bekçi düdüğü” tedarik etmeyi planlarken, yarışmacılara madalyalarını vermek üzere olay yerine intikal eden Alanya Belediye Başkanı Adem Murat Yücel Yücel’in “güler yüzü” ilişti gözüme…
O gerçekten “samimiyetle gülen” yüzü görünce de, ne “eski usul tencere” kaldı aklımda, ne de “çift nohutlu bekçi düdüğü”…
Çok içten, çok “inanarak” söylüyorum ve iddia ediyorum…
Genç yaşında pek çok başarıya imza atmış bir siyasi kariyere sahip olan bu Adem Murat Yücel’in, öyle “sihirli bir gülüşü” var ki, “değme babayiğitler” bile karşısında “yelkenleri suya indirmekten” başka çıkar yol bulamazlar…
İşte bu “sihirli gülüşün” altında yatan en önemli sebeplerden birisi de, “insanları küçümseyip, onlara tepeden bakmayan, ötekileştirmeyen samimi duygulardır”…
Bu vesile ile, dünyanın çeşitli bölgelerinden yüzlerce insanı “Yemek Yarışması” münasebetiyle Alanya’da buluşturan böyle güzel bir organizasyona daha imza attığı için, Adem Başkan ve ekibini yürekten kutluyorum…
Öte yandan…
Kendi kendimi “fahri jüri üyesi” olarak atayıp, onlarca “harika yemeğin” tadına bir bir bakma “fedakarlığında” bulunarak yarışmaya yaptığım “önemli katkılar” nedeniyle, şahsıma bir “madalya” bile vermemesini de “şiddetle protesto” ediyorum…
Madalya olmasa bile, en azından bir adet “çift nohutlu bekçi düdüğünü” hak etmiştim…