Sanki her geçen gün daha da duyarsızlaşıyoruz. Bizim dışımızda yaşananlar umrumuzda değil. Ben acı çekmeyeyim de kim ne yaşarsa yaşasın diyoruz. Tek arzumuz rahatımızın bozulmaması, rutinlerimizin aksamaması. Aman ağzımızın tadı kaçmasın!
Elimize gazete aldığımızda manşete göz atıp hemen ardından magazin ya da spor sayfalarına geçiş yapıyoruz. Tabi astroloji köşesini de es geçmiyoruz. Üçüncü sayfa haberleri umrumuzda değil. 
O haberleri okudukça çok üzülüyoruz değil mi? Yüreğimiz kaldırmıyor, dayanamıyoruz. Aman hemen atlayalım sayfayı da içimiz acımasın, vicdanımız rahatsız olmasın!
Kitap okumayı bir kenara bıraktım, gazeteler dışında güncel yayınları ne kadar takip ediyoruz kim bilir? Gerçi gazeteleri ne kadar nitelikli okuyoruz tartışılır.
Önemli olan kendi hayatımız, kapımızın dışındaki dünyayla hiçbir bağımız yok sanki. Üst komşu ne halde, mahallede neler oluyor, Türkiye'nin durumu ne, dünyanın derdini gram önemsemiyoruz.
Kulaktan dolma bilgilerle; kuaförlerde, banka sıralarında duyduklarımızla günümüzü dolduruyoruz. Başkasının düşünceleriyle zihnimizi oyalıyoruz. Yaşananları düşünmeye, anlamaya, çözüm üretmeye ayıracak ne vaktimiz ne enerjimiz var.
Havada nem çok muymuş, esinti yok muymuş tek gündemimiz bu.
Turuncu bir ambulans koltuğunda oturan, çevreye şaşkın şaşkın bakan bir çocuk.Kanayan yarasını kendi silen, belki de bir başına kalmış bir can...
Kimler hatırlıyor bu sahneyi? Unutmak mümkün, iki gün yeter nasılsa unutmaya! Kimler gördü de görmezden geldi? Kimler görüntüye dayanamadı da sayfayı çevirdi?
Peki ya yakılarak hayatına son verilen Hande Kader? Bundan hiç haberiniz yok belki de, ki medyada dahi insan olarak değer verilip yer edinmedi. Sonuçta o dinimizce hoş karşılanmayan bir yaşam sürüyordu ve bunları hak etti değil mi? Ne yazık!
Tercihleri her ne olursa olsun söz konusu bir insan. Varlığı hiçe sayılmış, hunharca katledilmiş; yaşarken değer görmediği gibi ölümden sonra dahi hırpalanan, suçlanan bir insan evladı...
Başımıza ne geliyorsa bencilliğimizden, ayrımcılığımızdan, iki yüzlülüğümüzden geliyor. Hoşgörünün öğütlendiği dini değerlerle iç içeyken en uzak olduğumuz konu yine hoşgörü. En iyi bildiğimizse yargılama, eleştiri, görmezden gelme, suçlama...
Vicdan her insanda var buna inanıyorum. Ancak kimimiz kullanmayı bilmiyoruz. Bir başkasının acısıyla yanmayı, kim olursa olsun diğerinin yarasına merhem olmayı beceremiyoruz.
Einstein'in söylediği gibi; dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, bu kötülüğe göz yumanlar yüzünden kötü bir yer. Dünya, hiçbir şey yapmadan televizyonun karşısında çayını içerek 10 saniyelik üzüntülerle vicdanını rahatlatıp hayatına devam eden bizler yüzünden kötü bir yer.
''Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.'' felsefesiyle gününü geçiren bizler yüzünden kötü bir yer.
Dünyayı güzelleştirecek olan büyük adımlar değil aslında; biraz hoşgörü, bolca sevgi...
Siz evinizin önünü süpürseniz de yeter. Komşunuzun yaşadıklarına duyarlı olun, mahalle esnafınızın sıkıntısına ortak olun, trafikte nazikçe yol vermeyi bilin yeter. Hiçbirini yapamıyorsanız gülümseyin, selamınızı eksik etmeyin.
İnanın sizin bir gülümsemeniz belki de kilometrelerce ötede acı çeken bir anneye umut olacak.
Hoşgörüyle iç içe olduğunuz bir hayatınız olur umarım.