En başta “aşk” olmak üzere, sevgi, saygı, dostluk, arkadaşlık, komşuluk, bayram, seyran, ticaret, siyaset gibi, “teknoloji hariç” artık  aklınıza ne gelirse hep “eskiye özlem” duyarız değil mi…
Nerede o eski komşuluklar, nerede o eski arkadaşlıklar, ya da ne bileyim “nerede o eski aşklar” gibi…
Özellikle “aşk-meşk” konularında “eskiye olan özlem” daha bir derin olur…
Gerek kadın, gerekse erkek milletinin hayalindeki “aşklar”, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, İbo ile …..(şimdilik adı yok) arasındaki “efsane haline gelmiş aşklar” olmuştur hep…
İşte bu “efsane aşklar” nesilden nesile öyle bir anlatıldı ki, doğal olarak “imrenmemek” ellerinde olmadı “yüreği aşka meyilli” insanlarımızın…
Ama gelin görün ki, tıpkı “Büyükşehir Yasası” misali “efsane” haline getirilen bu “büyük aşkların” hiç birisi öyle “imrenilecek” bir halt değil…
“Ne alakası var birader” diye atlamayın hemen, anlatıyorum işte…
Misali Kerem ile Aslı efsanesi…
Bu “Kerem” denilen herifin babası bir şah, yani “hükümdar”…
Benzetmek gibi olmasın ama, ben diyeyim ABD Başkanı Obama’nın oğlu, siz  deyin her hangi bir ülkenin cumhurbaşkanının oğlu, kısaca “paşazade” yani…
İşte “şah oğlu” olan bu paşazademiz, babasının hazinedarlığını yapan ve “Keşiş” diye hitap edilen adamın, “çocuklukları beraber geçen” kızına, “kamışa su yürümeye başladığı” dönemlerde gönlünü kaptırıp aşık olur…
Ama “kız evi naz evi” misali, adı “Aslı” olan güzeller güzeli kızını paşazadeye vermek istemeyen Keşiş, “malulen emekli olmasına” az bir süre kala her şeyi göze alarak, “al hazineni başına çal” der gibi, kızını da alarak ortadan kaybolur…
“Kamışına” aman pardon, “yüreğine” söz geçiremeyen Paşazade Kerem de, sevdiceğini bulabilmek için, en yakın arkadaşı olan “Sofu” ile birlikte yollara düşer…
O dönemlerde teknoloji bu kadar ilerlemediği için, “baba parasıyla alınmış son model arabaları” olmadığından, kah at sırtında, kah yürüyerek, kah eşek sırtında Kuzey Batı İran, Kafkasya, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’yu geçip, en sonunda Aslı’nın izini bulur…
Kayınpederi olacak Keşiş’in gönlünü yapabilmek adına, araya tam “50 tane” tanıdık, bildik, lafı-sözü geçen adam sokar…
Keşiş, araya giren “ricacılar” nedeniyle kızı Aslı’yı Kerem’e vermek zorunda kalır ama “kazın ayağı” hiç de öyle değildir aslında…
Kızını Kerem’e yar etmemeyi kafasına koyan “zalim kayınpeder”, elindeki “son kozunu” oynar ve “gerdek gecesi” kızına “oldukça seksi görünümlü” olan “sihirli” bir elbise giydirir…
Elbisede öyle bir sihir vardır ki, “taze damat Kerem”, büyük bir heyecanla düğmeleri çözdükçe, düğmeler kendiliğinden bir bir yeniden iliklenir…
Ne kadar uğraşsa, hangi yola başvursa elbisenin düğmelerini açmayı bir türlü beceremeyen Kerem’in aklına, “elbiseyi yukarıya doğru sıyırmak” fikri de gelmeyince çaresiz kalıp, yorgun düşer…
Ve “gerdek gecesi” öncesinde bolca yediği “Mesir Macununun” da etkisiyle öyle derin bir “ahhh” çeker ki, içindeki “Aslı ateşi” dışına vurarak, Kerem’i yakıp kül eder…
“Zifaf odasında” yaşadığı manzara karşısında şaşıran “taze gelin Aslı”, henüz elektrik süpürgesi icat edilmediği için, o şaşkınlık ve çaresizlikle, “bari saçımı süpürge edeyim” diye düşünür ama, “Mesir Macunuyla haplanmış” Kerem’in ateşi öyle harlıdır ki, kudurup sevdiceğini de yakar, kül eder…
Sevdiceğinin peşinde koşarken önüne çıkan dağlardaki karları “hikmetiyle” eriten, geçit vermeyen toz bulutlarını yine “hikmetiyle” sorgusuz sualsiz yok eden Paşazade Kerem, “üç-beş düğmenin” hakkından gelemeyince, “efsane hikaye” de böyle “hüzünlü” bir şekilde sona erer…
Şimdi…
Yazının “giriş” bölümünden, “gelişme” bölümüne zıplarken, “tıpkı Büyükşehir Yasası  gibidir bu efsane aşklar” dedim ya, gelelim bu mevzuya…
Lafa gelince “dağları delen”, hikmetiyle geçit vermeyen karları eritip, geçit vermeyen toz bulutlarını yok eden, ama tam “nokta atışı” yapacakken, “üç-beş düğmenin” hakkından gelemeyen taze damat Kerem gibi…
“Ne alırsan bir te le” dükkanlarından, bir adet tornavida almak için bile Büyükşehirden “izin almak” zorunda olan Alanya’nın, “üç-beş düğmeyi çözüp sonuca ulaşabileceğine” inanmıyorum şahsen…
Bizim gazetenin politikadan sorumlu paşası olan sevgili mesai arkadaşım Kerim Toksöz’ün (Allah’tan bir harf ile yırtıyor Kerem olmaktan) dün gündeme taşıdığı gibi…
Altyapı hizmetlerini hakkıyla beceremeyince, “itina ile tıkanıklık açan” özel sektör temsilcilerinin ekmeğine “yağ süren” ve vatandaşın cebinde “delik üstüne delik açan” bu zihniyetin, bir gün kendisiyle birlikte Alanya’yı da “yakıp, kül etmesinden” endişe ediyorum şahsen…
Bu nedenle, siz siz olun “imrenilecek efsane” gibi anlatılan her şeye balıklama atlamayın…
Yoksa sonumuz “Kerem ile Aslı” gibi olur…