Gün yok ki yeni yeni acılar olmasın bu ülkede. 
Her koldan büyüyor acılar ve insanın üstüne üstüne geliyor sanki. 
Günlerdir hepimizin gözü, kulağı, aklı ve en önemlisi vicdanı Soma’da. 
Başka bir şey  konuşmaya ne dilimiz varıyor, ne de başka bir şey yazmaya elimiz.
Kimileri “iş kazası” olarak nitelendiriyor, kimileri ise katliam. 
Ancak “iş kazası” demek bu faciayı küçümsemek olacaktır. 
Katliam demek de bir nefret söylemi olarak kullanıldığı için ağır olmaz duruma, fakat ülkede zaten had safhada olan gerginliği tırmandıracaktır. 
Milli yas ilan edildi, hepimiz siyahlara büründük. 
Herkes suçlayacak birilerini arıyor, özellikle de haklı olarak oradaki işçi yakınları. 
Elbette ki suçlular, sorumlular var; sadece kazaydı deyip üzerini kapatmak 2014 yılının Türkiye’sinde komik olur. 
2014 Türkiye’si diye niye belirtme gereği duydum değil mi? 
Şöyle ki çünkü 2014 Türkiye’si gelişmekte olan bir ülke(!) (50 yıldan fazladır gelişmekte olan bir ülkeyiz), enflasyon çok düşük, Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde kriterlerine uymaya çalışıyoruz (Türkiye’deki işçi ölümlerinin sayısının AB ortalamasının 8,5 katına erişmiş. 
Hani Avrupa Birliği'nin standartlarını yakalamıştık?), kişi başına düşen milli gelir zaten mükemmel, teknolojiye uyum sağlıyoruz vs. vs. 
Bunlar tabi ki resmi kanatların değerlendirmesi.
Aslında yaşadıklarımız bir "Üçüncü Dünya Ülkesi" olduğumuzun kanıtı....
İlginç olan Şili 69 gün sonra bile 33 kişiyi kurtarabilirken kendini "Üçüncü Dünya Ülkesi" olarak konumlandırırken, bizi madendeki tüm insanları hiç bir önlem alınmaması nedeni ile adeta ölümün pençesine terketmemiz ve buna ve tüm sorunlara karşın bizim kendimizi hala "gelişmiş ülke olarak" konumlandırmamız tartışma konusu.
Bu yaşananlar kendimizi bu olanlardan kısmen sorumlu tutmamızı gerektiriyor. Yaşanan hali ile küreselleşme, özelleştirme güzellemesi yapanlar utansın. 
Bir de hayatın gerçekleri  var, bu facianın başka bir boyutu. 
Dedik ya şimdi her şey çok taze, herkes Soma’da yardımlar yapılıyor, yalnız bırakılmıyor aileler. 
Hani cenaze evleri  ilk günlerde çok kalabalık olur, zamanla seyrekleşir o kalabalık ve aile yalnız başına kalır işte o zaman acıyı daha ağır yaşar. 
Ne yazık ki Soma’daki aileler için zorluklar asıl o zaman başlayacak. 
Neden mi? 
Sağ çıkan bir işçiye muhabir soruyor “Tekrar gidecek misiniz madene?”, işçi cevap veriyor “Kredi borcum var, çocuğun okulu var”. 
Bu cümlenin altında yatan çaresizliğin farkında mıyız acaba? İş her toplumsal olayda olduğu gibi dönüp dolaşıp ekonomiye dayanıyor. 
Zaten insani koşullardan mahrum olarak “üç kuruş” a çalışan bir işçi hayatını kaybettiyse ne yapsın o aile? 
Bir süre yardımlar gidecek, devlet mutlaka bir bedel ödeyecek ya sonra? İşin manevi boyutu elbette tartışılmaz ama realite bir gün elbet tokat gibi çarpacak o zaman o ailenin yanında ne devlet kalacak, ne taşeron firma, ne medya.
Zamansız ölümler artık sıradanlaşıyor ve hiçbir şey olmamış gibi unutuveriyor ve yoluna devam ediyor toplum....