27 Mayıs 1960 ihtilali olduğunda babam rahmetli Hüseyin Koçak, Demokrat Partili bir belediye meclisi üyesi olmanın ötesinde hiçbir suçu günahı olmayan mütevazi bir siyasetçi ve ticaret adamıydı. Darbeden hemen sonra tutuklanır ve eski belediye binasının bodrumuna konulur. Henüz 10 yıllık evli ve en büyük çocuğu 9 yaşında bir insan ve ailesi için büyük bir travmadır. Suçu yoktur ama ne olacağı da belli değildir. Çünkü o dönemde radyo siyasetin sevilen ismi ve başbakanı Adnan Menderes ve hükümeti için ‘’düşükler’’ ve benzeri şekilde ifadeler kullanıyordu. Nezarethanenin sorumlularından bir astsubay dönemin Halk Partisi yöneticilerine ‘’bunlara bir suç isnad edemiyorum daha fazla tutamayız’’ dediğinde. Yöneticilerden birisi (ismi bende saklı): ’’2-3 gece daha yatsınlar da akılları başlarına gelsinler’’ der. Bu olayı yıllar sonra öğrendim. Yıllarca o adamla Alanya’nın çarşı ve sokaklarında karşılaştım. Çocuk aklımla, gençlik heyecanımla, olgunluk hoşgörümle sevmeyi affetmeyi beceremedim.
12 Eylül 1980 darbesi olduğunda 10 yaşındaydım. Herşeyi net olarak hatırlıyorum. Bir önceki darbeyi yaşayan babamın gözündeki öfkeyle karışık endişeyi hiç unutmuyorum. Agabeyim Faruk Koçak Adalet Partisinde Alanya ve Şişli de Gençlik Kolları Başkanlığı yapmıştı. Darbe yine bizi darbeleyebilirdi. Olmadı çok şükür. Komşularımızın gece yarısı evlerinin basıldığına Kuran_ı Kerim bulunduğu için gözaltına alındıklarına bizzat şahit oldum. O dönemin hızlı ülkücü agabeyilerimizin polisin hışmından çıplak ayakla nasıl kaçtıklarını gördüm. Sonra içerde türlü işkencelere maruz kaldıklarını işittim.
Ve bugün.... Öyle bir fitne ki tüm millet mağdur oldu. Darbe ihanet çetesine karşı göğsünü siper eden, kolunu bacağını feda edenler ve ailelerinin yaşadığı mağduriyetlerinin hangi birisini anlatalım. Şu suyun en bulanık olduğu sırada paralelcidir iftirası nedeniyle hayatları karartılanları mı anlatalım. Dün CHP Grup Başkanvekili sevgili arkadaşım Eczacı Özgür Özel, TBMM Genel Kurulu’nda Ahmetli Kaymakamının hazin öyküsünü anlattı. Darbeye karşı direnen çırpınan, intihar mektubunda bile ‘’aman hükümete ve cumhurbaşkanımıza bir kırgınlık beslemeyin’’ diye ailesine tenbih eden bu vatan evladının Diyanetin saçma uygulaması nedeniyle cenazesinin kılınmayıp, mezarlıkta defnedilmesine izin verilmeyip, evinin bahçesine defnedildiğini uzun uzun anlattı. İçim sızladı.
Türk Eczacıları Birliğinde 3 yıl büyük bir onurla birlikte çalıştığım Profesor bir Albay’ın Casusluk davasında subay ve komutanlara travesti ve kadın bulmak gibi aşağılık bir iddia ile suçlanmasının altında ülkesine 35 milyar TL'lik bir ilaç buluşu olmasına şahitlik ettim.
Sadece okullarda öğretmenlik yaptı diye dul ve iki çocuğu ile ortada kalıp, lisansı iptal edilen kadın öğretmenin hikayesini de biliyorum.
Bu kadar zalim, rövanşist ve kör olmak zorunda mıyız? Zalime insaf edilmez. Masuma da zulmedilmez. Milletimize batan bu çıymık 20 yıl sonra bile zor çıkar. Allah sabır versin.
Hoşçakalın...  

- - - - -