Malum, Alanyamızın köklü bir geçmişi var. Burayı onlarca medeniyet yönetmiş ve eser bırakmış. Bu medeniyetler içinde en büyük gayri İslami medeniyet pek tabii Roma ve devamında Doğu Roma olan (Bizans) medeniyeti. Osmanlı bile Akdeniz’in çevresine tamamen hâkim olamazken, Akdeniz’in tamamını elde edip yönetebilen tek medeniyet Roma. Başta Roma olmak üzere her medeniyet buradan ayrılmış ama Roma mirasçıları kendilerine adeta bir Kızıl Elma hedefi koymuşlar ve bu ülkülerini gerçekleştirmek için her fırsatı değerlendirme gayretinde olmuşlar. Bu millî ülkülerinin adı “Mare Nostrum” BİZİM DENİZ ülküsü. Özellikle Roma mirasçısı olan Ceneviz’in kendisine Karadeniz civarını hedef seçmesi gibi, Venedik de yüzyıllarca Akdeniz’de kendisini güçlü bir şekilde hissettirmiş. Öyle ki Akdeniz deniz ticareti denince akla Roma mirasçısı Venedik gelmiş. Hemen karşımızda bulunan Kıbrıs adası bir dönem egemenliklerinde kalmış mesela. Ta ki Osmanlı yönetimi başlayıncaya kadar. Oradan Alanya’ya hücumları olmuş. O kadar ki, bugün hâlâ Alanya’da kullanılan yer adlarının kökeni Venedik etkileriyle oluşmuş. Orta Çarşı denilen yerdeki bir sokağımızın adı Karantina Sokak’tır. Vaktiyle Venedik gemileri Alanya’ya mal getirirken salgın hastalık taşıma riski nedeniyle elbette diğer ülke bandıralı gemiler gibi, 40 gün şehre sokulmaz ve karantinada tutulurlardı. İtalyanca Quaranta, 40 sayısı demek. Karantina olarak dilimize yerleşen bu sözcük, yüzlerce yıl dışarıdan gelen gemicilerin şehir halkıyla ilk temas kurdukları güzergâh olan bu sokakta yaşıyor. Bir diğeri de elbette daha meşhur olan Cilvarda Burnu. Cilvadra; yelkenli gemilerde geminin pruvasından ileriye doğru eğimli olarak uzanan direk kısmı. Venedik’in ticari hâkimiyet döneminde Alanya Kalesi’nin bulunduğu yarımadanın denize doğru uzanan o burnunu Venedikliler cilvardaya benzetmişler ve zamanla halk arasında Cilvarda ve daha bir Türkçe söylenişiyle Dilvarda olmuş. Hatta o burunda bir dönem var olan küçük bir Venedik (?) iskelesinin merdiven kalıntılarının varlığından bugün bile bahsetmek mümkündür. Öyle ki bazı bilim insanlarının iddiasında Tersane’nin bir Venedik tersanesi olması vardır. Bu, tarihî kayıtlara ters düşen bir iddia olsa da tersanenin yerinde bir Venedik yapımı tersanenin olmuş olması ve hatta Venedikli usta, mühendis ve mimarlardan Türkiye Selçuklu Devleti yöneticilerinin faydalanmış olması daha büyük bir olasılıktır. Demem o ki, Alanyamızda Roma ve türev medeniyetlerinin izi hâlâ vardır ve İtalyanların ülkülerini gerçekleştireceği hedef şehirlerden birisidir. Bunu birazdan anlatacağım yakın tarihimizdeki olaylarla pekiştirme arzusundayım.
İtalyan birliği, diğer sömürgeci Avrupa devletlerine göre biraz daha geç sağlanmış, sanayileşmesi geriden takip etmiş ve kendisine ham madde temin edeceği yerlerin kontrolünde geç kalınmıştı. Evvelden beri Kuzey Afrika’yı kendisine yayılma alanı olarak belirleyen İtalyanlar, Türk toprağı Trablusgarp (Libya) ve sonrasında da Habeşistan’ı hedef seçerek sömürge faaliyetlerine başladı. Elbette sömürgecilik 1. Dünya Savaşı’na neden oldu. Hâl böyle iken Osmanlı da sömürgeci kafanın ana hedeflerinden oldu. Gruplaşmaların savaşın kaderini belirlemedeki etkisi ortada olduğu için İtalyanların önce İttifak grubunda yer alıp, sonra İtilaf grubuna geçmesi bu tarihî millî ülküleriyle uyuşmaktadır. Avusturya-Macaristan ve Osmanlı kontrolündeki Balkan toprakları da Afrika kadar İtalyanların ana hedefleri arasında idi. İtilaf devletlerinin aralarında Nisan 1915 yılında yaptıkları gizli Londra Antlaşması neticesinde kabaca Konya, Ege ve Güneybatı Akdeniz diyebileceğimiz bölgeyi İtalyanlara vaat etmeleri İtalyanların saf değiştirmesine neden oldu. Mondros sonrası işgallerini bu çerçevede gerçekleştirseler de boğazların hâkimiyetine giden yolda güçlü bir İtalya yerine güçsüz ve güdümlü bir Yunanistan’ın tercih edilmesi İtalyanları hayal kırıklığına uğratmış ve ileriki günlerdeki işgallerinde takındıkları cılız tavır elbette kutsal bir isyan olan Millî Mücadelemizi sonuca bağlama noktasında yardımcı olmuştur. Öyle ki İtalyanlardaki bu gücenme, burukluk ve hatta küskünlük ve elden bir şey gelmemesinin verdiği çaresiz kabulleniş nedeniyle “bana yar olmayan Yunan’a da yar olmasın” anlayışını hâkim kılmıştı. Böylece Yunan hedeflerini vur kaç yöntemiyle vuran efeler ve Kuvâ-yı Milliye güçlerimiz zaman zaman sözde İtalyan nüfuz bölgelerine sığınmışlar ve bu durum görmezden gelinmiştir. Bu hayal kırıklığının getirdiği cılız işgaller, zaten ilk başarılar sonrası Anadolu’dan ilk ayrılıp giden ülke olmalarına neden olmuştu. Bu dönemde Alanya’ya gelen bir İtilaf savaş gemisinden inen yetkililer, dönemin yöneticilerinin de olduğu bir ortamda “Alanya’yı kim işgal etsin? Yunan mı, İtalyan mı?” sorusuna dönemin kaymakamı ikisine de karşı çıkarız demesi üzerine, “Hayır hayır, birini seçmek zorunda kalsanız hangisini isterdiniz?” ısrarına karşı dönemin belediye başkanı İtalyanları tercih ederdik demişti. Şimdi bütün buraya kadar anlattıklarım çerçevesinde Alanya’nın çevre il ve ilçelerindeki İtalyan işgali dönemindeki yaşantısından, Millî Mücadele’ye geçiş döneminde yaşadığı olayların ve Alanyalıların tutumunun belgeler ve kaynaklar ışığında aktarımı olacaktır.
Peki, İtalyanlar 1. Dünya Savaşı sırasında Alanya’yı işgal etti mi? Bu sorunun cevabı denizden gemilerle pasif abluka haricinde net bir şekilde hayır olsa da bazı sivil girişimlerinin olmadığı anlamına gelmez. 1908 senesinde İtalyanlar Alanya’ya keşif için geliyorlar. İş adamı kılığında Alanya köyleri arasında yol yapıyorlar. Taşatan yolu mesela. Aynen 1914 yılında Avusturya-Macaristan uyruklu bazı askerî ajanların Macar madenci kılığında Alanya’ya sömürge alt yapısı araştırmak, maden varlıkları hakkında rapor sunma amaçlı gelmeleri gibi. Hatta bugün elimizde bulunan 3 adet 1914 tarihli fotoğraf, istihbarat amaçlı çekilmiş meşhur fotoğraflar Alanya üzerindeki emelleri çok açık ortaya koymakta idi. İtalyanların denizdeki pasif devriyeleri sırasında Tophane Mahallesi’nden Sağır Ali’nin Hasan Ağa balık tutmak üzere her zamanki gibi kayığına binmiş, biraz açılınca İtalyan devriyeleri tarafından esir alınarak, kendi aralarındaki anlaşma gereği İngilizlere teslim edilmiş ve yıllarca Mısır’daki esir kampında tutulmuş ama bir yolunu bulup kaçarak Alanya’ya gelmeyi başarmıştı. Ancak şu da var ki İtalyanların Cihan Harbi sırasındaki bazı tacizleri muhakkaktır. 23 Haziran 1918’de Alanya Limanı’nda demirli bulunan bir kayık düşman (İtalyan) donanması tarafından tahrip edilmişti. Bu kayık askeriye namına Antalya’dan erzak getirmek için kullanılıyordu. Antalya’ya gelen harp gemileri de Alanya ile Antalya arasında bulunan Karaburun, Çenger önüne bir şamandıra çekmişler ve bunların üzerine bir bandıra çekmişlerdi. Hatta Karaburun önündeki şamandıranın İngilizlere ait olduğu tespit edilmişti. Hatay sahillerinden başlayarak Alanya’ya kadar olan bölgede önce İngiliz, sonra kendi aralarındaki antlaşma neticesi yapılan devirle birlikte Fransız bandıralı gemilerin deniz devriyesi attıkları bir hakikattir.
I. Cihan Harbi zamanında Alanya’da kıtlık vardır. Harpten önce Kıbrıs, Suriye ve kısmen de Antalya’dan deniz yoluyla temin ediliyordu. Ancak harp zamanı denizlerin İtilaf donanmaları tarafından ablukaya alınması deniz yoluyla gelen bu sevkiyatları sekteye uğrattı. 1916 senesinde Konya İaşe-i Umumiye Merkezince İstanbul tahsisatından karşılanmak üzere 20 ton buğday ayrılmıştı. Ancak bu yeterli değildi. Sadece Akseki’nin ihtiyacı bile 100 ton idi. Bir defasında Alanya için Seydişehir’den gönderilen 70 ton buğdaya yolda işgal kuvvetleri el koymuştu. Seydişehir’den de buğday gelmeyince Alanya için tek seçenek Anamur ve Gülnar kalmıştı. Bu günlerde Alanya’da bulunan Teke Mutasarrıfı (son dönem Osmanlısında valilerin yönettiği vilayetin bir alt idari yapılanması olan sancakları yöneten idari amir), 9 Aralık 1916 yılındaki yazısında İçel mutasarrıflığından zahire sağlanması amacıyla acele ve etkili emirlerin verilmesini istiyordu. Ve zahire meselesi halloluncaya kadar Alanya’dan ayrılmayacaktı. Bir gün sonraki ilave telgrafta da Anamur’da bulunan ve Alanya mültezimlerine ait olan 3000 kile aşar zahiresinin Alanya’ya nakli için Silifke ve Adana mıntıka kumandanlıklarının yardımının sağlandığını bildiriyordu.
13 Aralık 1916 tarihinde Osmanlı Devleti’nin Dahiliye Nazırı olan Talat Bey, önce Konya Valisine Seydişehir’den şimdiye kadar neden erzak gönderilmediğini sordu ve hemen arkasından İçel Mutasarrıfı Ata Bey’e, Teke Mutasarrıfı Ethem Bey’e gereken erzakın ivedilikle nakliye vasıtalarının sağlanarak gönderilmesi emrini veriyordu.
İki seneden beri Bozkır, Anamur, Selinti ve Ermenek zahiresiyle zar zor beslenen Alanya’da artık bu durum dayanılmaz bir hâl almış, 1917 yılının ilk aylarında açlık baş göstermeye başlamıştı. Ölüm oranları eskiye oranla artmıştı. 20-30 gün içerisinde bir çare bulunmazsa sonuç tam bir facia olacaktı. Cihan Harbi nedeniyle Alanya’nın aşar zahireleri emaneten askeriyeye devredilmişti. Böylece iaşe temin imkânı büsbütün ortadan kalkmıştı. Böylesi zor günlerde, 25 Nisan 1917 tarihinde Alanya Belediye Reisi Talat Efendi, Reis-i Ruhani Metropolit Dimitr, Müftü Hasan Efendi, Ticaret ve Ziraat Odası Başkanı Tevfik Bey, azalar Hüseyin Şükrü, Mustafa ve Dıhet adlı kimseler Dahiliye Nezaretine giderek Alanya’nın zahire sorununun çözümü için iki yol önermişlerdi. Birincisi aşar zahiresinin geri verilmesi, ikincisi ise Alanyalılar tarafından civar kazalardan parasının verilerek zahire alınması. Bu tekliflerin kabul edildiği sonradan Alanya’ya tebliğ edilse de bir sene sonra da aynı sıkıntı hasıl oldu. Savaş nedeniyle Adana’dan tohumluk ve zahire ihtiyacı temin edilemedi. Ama Konya’dan karşılanmaya çalışıldı. Bir sene sonra da aynı sıkıntı meydana gelince bu sefer İçel’den Alanya’ya 8 bin kile buğday getirildi. (7 Aralık 1919).
23 Haziran 1918’de batırılan, Alanya Limanı’ndaki askeriye için Antalya’dan erzak getiren kayık düşman tarafından batırılmış ve hasar kaydı 8 Ekim 1918 günü Dahiliye Nezareti’ne gönderilmişti.
Bu asayiş sıkıntısının olduğu dönemde, o gün Alanya hududunda kalan Batı Gazipaşa diyebileceğimiz Selinti nahiyesinde oturan Bahşişli Halil Efe’nin avanesi tarafından Bedi Mehmet’in oğlu ve amcası Ahmet öldürülünce Alanya hükümetlerince hiçbir tahkikat yapılmayınca 29 Aralık 1918’de Dahiliye Nezareti Alanya’ya bir emirname göndererek gerekli etkin takibatın yapılmasını ve yakalanmalarını emretti.
Alanya açıklarından İtalyan gemilerinden yapılan top atışı sonucu Trata Mahallesi’ne (eskiden beri bir balıkçı mahallesi olup bugünkü Hayate Hanım İlkokulu’nun güneyinde bulunan Kale yarımadasının kuzey sırtlarına kurulmuş mahalle) ve Hacı Mehmet Efendi’nin evinin avlusuna top mermileri isabet etmişti. Nalet adıyla maruf bir kişinin de evinin bahçesine düşmüştü. O dönemde Alanya’daki askerî kuvvet yetersiz olduğu için Antalya’dan takviye istenmiş ve gelen 12 kişilik birlik Fığla Beleni’ne topçu birlik kurmuştu. Tabii İtalyanlar’a karşı top atışı yapılınca yerini açık eden bu topçu birliğine karşı İtalyanlar top atışıyla karşılık vermişlerdi. Yine bu dönemde İtalyanlar iskeledeki kayıkları batırmıştı. İtalyanların silah sevkiyatı yapılıyor zannıyla yaptıkları bir top atışı Demirtaş sahilinde ilerlemekte olan, harnup, susam ve badem yüklü deve kervanına isabet etmiş ve develerle birlikte keçi boynuzları telef olmuştu. Okurcalar açıklarından atılan top mermileri ise dağa taşa isabet etmişti. Çok yakın bir zamanda bu top mermileri denizden çıkarılmıştı. İtalyanların bu top atışlarından zarar görmemek için halk dağlara, yayla evlerine gitmişler, mağara vb. yerlere yiyecek malzemelerini saklamış, hatta bu tehlikeyi köylere haber etmek için dağlardaki çobanlar ateş yakmak suretiyle birbirlerine bu haberi ulaştırmışlardı.
Bu top atışıyla meydana gelen tek ölüm hadisesi, Alanya Tophane Mahallesi’nde oturan ve Rum ahali denilen ama aslında Hristiyan Türk olan mahalleye isabet eden top atışıydı. Bu top atışı sonucu sokak arasında oynayan 8 yaşındaki bir mübadil çocuğu ölecekti. Öyle ki, mübadele sonrası nesiller değişse de bu olayın acısı halkın iç dünyasında yaşanmaya devam etmiş ve Atina/Nea İonia’da yaşayan mübadil torunlarından Yorgo Kuyumcuoğlu’ndan derlenen maniye konu olmuştu. Manide o günler şöyle anlatılıyordu:
“Oğlan pişman kız pişman
İtalya bize düşman
Atma İtalya topu
Sonra olursun pişman”
Bu dönemdeki en ilginç bilgilerden birisi de şu an kapalı olan ama bir dönem fotoğraflarında görebildiğimiz Kızıl Kule’nin güneyinden denize bakan yönünün hemen sağ alt köşesindeki sonradan kapatılmış bölümüdür. Pek çok araştırmacı buraya denize doğru giren ikmal tünelinin kuleye giriş kapısı olduğunu ya da Bizans dönemi bir kaponyer kalıntısı olduğunu söylese de Tekin Çakır orasının İtalyanların deniz ablukası zamanında attığı toplardan birisinin isabet etmesi sonucu açıldığını ve çocukken burada oynayıp kulenin içine girip çıktıklarını söylemektedir.
Tabii bu dönemde Alanya’nın pek çok yerinde insanlar bazı savunma ve korunma refleksi geliştirdiler. Obaköy’de de insanlar evlerinin önünde hendek ve tünel kazmışlar, zaman zaman oraya gidip sığınmışlar, İtalyan işgaline karşı kendilerince önlem almışlar; sadece Obalıların değil, o dönem hemen herkesin böyle bir savunma refleksinde olduğunu biliyoruz. Buradan da şöyle bir yorum yapmak çok akıl dışı olmasa gerek. İtalyanların denizden her top mermisi atması sonucu halkın korkudan ve aile efradını koruma amacıyla bu tünel ve hendeklere sığınmaları bize o dönem Alanyasındaki insanımızın yaşadığı travmayı açıklaması bakımından önem arz etmektedir. Öğrencilerimle yaptığım derslerde büyüklerinden duydukları bazı bilgileri bana aktarmışlardı. Bunlardan birisi de şu şekilde idi: İtalyanlar asker olarak değil de birer sivil görevli olarak Alanya köylerinde sağlık hizmetleri vermişler ve çocuklara oyuncaklar dağıtmışlardı.
1919 tarihinde Vezni Alnana zırhlısı muhafazasında iki büyük nakliye gemisiyle birlikte Antalya’ya İtalyanlar asker çıkarmıştı. Hatta Marmaris-Alanya arasındaki yerlere, işgal kumandanı General Mateseno ve iki miralay ile tahminen 2000 kadar silahlı asker ve harp teçhizatından 70 sandık top mermisi ile 40-45 kadar otomobil karaya çıkmıştı. Antalya’ya dönüşünde de 13 pare top atışıyla selamlanmıştı generalleri. İtalyanların mahallelerde karakollar kurması, gerginliğe neden olmaması için sağlık hizmeti vermeye başlaması, postane, yol ve köprü yapmaları Alanya için de duyduğum “cici düşman” rolünün gereğini burada da yaptıkları izlenimini doğurdu bende. İşin bir diğer nahoş tarafı da İtalyanların giderken Antalya ve civarından topladıkları, genellikle Roma medeniyetine ait tarihî eserleri gemilerine yükleyip alıp götürmeleri olmuştu. Sadece bu tarihî eserler değil, halkın elindeki altınlara da göz dikmişler ve banka kurmak vaadiyle halktan altınları toplayıp gitmişlerdi. Bu dönemde çarşı izni diyebileceğimiz bir çeşit izinle Alanya çarşı pazarına ve sokak aralarına giren İtalyan askerleri Hacet Mahallesi’ne kadar gelmişler ve nar ağacından nar toplayan küçük çocuklardan yemek için nar istemişler ama dillerini anlamadıkları için korkup ağaçtan bile inmeye cesaret edemeden öylece kalakalmışlardı. Kaynak kişinin ifadesine göre “Cavır Askeri” kıyafetliydi bu kişiler.
Alanya’ya çıkarma yapmayan İtalyanlar, Türk ordusunun Millî Mücadele’nin başarı aşamalarını bir bir kaydetmesinden sonra işgalden vazgeçen ve giden ilk sömürgeci devlet olmasını sağlamıştı. Giden ilk işgalci ülke idi gitmesine ama asla Bizim Deniz ülküsünden vazgeçmeyeceklerdi. Zira İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin ülküsünden vazgeçmeyeceklerdi. Zira İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu 1930’lu yıllarda İtalya çizmeyi aşacak, yine aynı hülyalara dalacak, hatta Atatürk’ten Antalya ve civarını isteme cüretinde bulunacaktı. Bunun üzerine engin tarih bilgisi ve bilinciyle Atatürk, gelen elçiyi İtalya’nın coğrafi haritasına benzeyen çizmesini ve mareşal üniformasını giyerek karşılayacak ve bir gün sonra İtalyanların amaçlarından vazgeçip gemilerini geri çekmesini sağlayacaktı.
1. Dünya Savaşı yıllarında Alanya bütün ülkede çekilen sıkıntıların en şiddetlilerinden birisini çekmişti. 2-3 sene boyunca kıtlık tehlikesi ile mücadele etmişti Alanya. Özellikle Alanyalı 1000 kadar asker ailesinin ciddi manada sıkıntı içinde olduğu bir gerçektir. Yetkililer her ne kadar samimi gayret gösterseler de savaş yıllarının sıkıntısı nedeniyle nakliye, iletişim ve organizasyon hataları ziraat arazisinin çok kıt olduğu Alanya’da büyük sıkıntılara neden olmuştu. Özellikle Fransız, İngiliz ve İtalyanlarca denizden ablukaya alınan ve denizden devriyesi atılan Alanya’nın Suriye ve Kıbrıs limanlarından erzak gelmemesine neden olmuştu. Bütün ve ahval ve şerait içinde Alanyalıların millî duruşları her türlü takdirin üzerinde olmuştu.
Millî Mücadele döneminde bizzat Atatürk tarafından Alanya’ya gönderilen silahlar da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne teslim edilmiş ve olası bir sıkıntıda kullanılması istenmişti. Necip Azakoğlu belediye başkan yardımcısı iken Alanya İlçe Garnizon Komutanı Yüzbaşı İbrahim Bey’i bir ziyareti sırasında, depoda iki sandık içinde samanlar arasında ve Millî Mücadele yılları döneminde kullanılan modellere benzettiği silahları görünce merakını gidermek için sorunca Atatürk tarafından gönderildiğini öğrenmişti. Zaten bu dönemde Mustafa Kemal sadece Alanya’ya değil Misak-ı Millî sınırları içinde kalan hemen her noktaya öyle veya böyle ulaşmış, ayni ve nakdi imkânlarla bölge halkını teyakkuza geçirmişti. Aslında Millî Mücadele döneminde Antalya’dan defaatle asker ve cephane takviyesi gelmişti Alanya’ya. Ahz-ı Asker Riyaseti denilen zorunlu olarak asker toplayan askerî birim tarafından bu işlem gerçekleştiriliyordu. Yunan tecavüz ve işgaline karşı Alanya kazasının muhtelif iskelelerine silah ve daima müteyakkız olan ücretli kişiler yerleştirilmişti. Necip Azakoğlu Bey’in bahsettiği sandıklar içindeki silahların da bu silahlardan bazıları olması çok muhtemel gözüküyor.
Yine Millî Mücadele döneminde Konya merkezli yayın yapan ve Alanya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nce halka dağıtımı yapılan Öğüt gazetesinin İtalyanlar tarafından kapatılması üzerine İtalyan Komutanlığı’na cemiyet bir protesto telgrafı çekmişti. 17 Ocak 1920 tarihli telgrafta:
“Mukaddesat-ı milliyemize bu ana kadar vaki olan tecavüzat-ı laime yetmiyormuş gibi, bugün yine pek adi ve pek hainane bir tecavüz karşısında bulunuyoruz. Bütün Anadolu’nun daha doğrusu biz Türklerin mümessil-i efkârı bulunan bir gazete idarehanesi hiçbir hak ve adle müstenit olmayarak İtalyanlar tarafından işgal edilmiş ve biz Türklerin hakk-ı meşrusunu, diğer devletlerden daha ziyade tasdike taraftar olduğunu zannettiğimiz ve bu hususta takdirkâr bulduğumuz İtalyan millet-i necibesinin ahar tarafından vaki olacak böyle bir tecavüzü daima lanetle karşılayacağına kani idik. Maalesef görüyoruz ki bu tecavüz, o millet-i necibeyi temsil eden bir kumandan emri ile vaki oluyor. Türk Milleti, artık kendine zahir olan hakk-ı meşruunu temsil eden hiçbir millet bulunmadığını kat’i bir kanaat hasıl eylemiştir. Namus ve şerefle ölmeyi, rezilane yaşamaya daima tercih eden bizler, bu tecavüze baş eğmeyiz. Kanımızın son damlasını işar edinceye kadar, her türlü hakaretlere mukabele etmeye karar verdik. Ümit ederiz ki tecavüz şenaati, İtalyan kumandanı cenaplarınca da takdir edilerek hemen Türk milletimizin hiçbir mesuliyet-i maddiye ve maneviye kabul etmeyeceğini arz eyleriz.”
Bu araştırmamdaki bilgilerin katbekat fazlasının İtalyan arşivlerinde olduğunu düşünmemiz yanlış olmaz. Latince yazılan ve Alanya’yı da konu alan eserler İtalyan kütüphanelerinden ve belki de ülkemiz kütüphanelerinden tespit edilip çevirisi yapılmalı ve araştırmacılara kaynak olarak sunulmalıdır.
Binlerce yıllık tarihinde Roma, Venedik ve İtalya’nın (bütün bu devletler aynı millettir) Alanya’ya olan ilgisini karınca kararınca yazımıza konu etmiş oldum. Umarım faydalı olmuştur. Bir sonraki köşe yazımızda Alanya’nın tarih koridorlarında gezinmek üzere esen kalın.