Millet olarak çok seviyoruz ölümleri; zira yeniden konuşacak, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp tekrardan önümüze sürülecek mevzular, hep ölümlerle birlikte hortluyor. Ölümlere bayılıyoruz biz, ölenleri kullanmayı çok iyi biliyoruz…
 “Ölüleri konuşturmak” gibi adetlerimiz var bizim artık. Ölenlerin ağzından yazmak, onların yerine ses olmak gibi gayelerimiz… Esas sorunu anlamaya çalışmak, vefat edene hürmeten taze acının sessizliğini bir süre düşünerek sindirmek ve bir müddet sonra gözden kaçırılmaması gereken tüm yönleriyle irdelemek yerine, anında parmakla birilerini işaret ederek suçlamayı, yani kötü siyaset yapmayı seviyoruz biz. Samimi bir özeleştiri ile çok da haksız değil galiba Başbakan demeden edemiyorum kendime, kırk yıllık “nekrofil” gibi davranıyoruz maşallah(!) birileri ölünce. Yazıktır… Günahtır…
Pusuda bekleyen sırtlanlar gibi, birinin öleceği anı bekliyoruz yeniden konuşabilmek için adeta. Bırakmıyoruz ki ölüler kendi adlarına anlatsınlar durumun vahametini. Bilenleriniz vardır belki, Malcolm X’in bir sözü var: “Zulüm, kısmak istediği sesi nara yapar ve bazı ölüler, yaşayanlardan daha yüksek sesle konuşur.” 
Ama bizler, bizden başka kimsenin konuşmasına tahammül edemiyor, bir başkasının konuşması anında dahi onu dinlemek yerine, kendi konuşacaklarımızı kafamızda derliyor ve sıranın bize gelmesini bekliyoruz. Evet, “Ağzı olan konuşur, kulakları kim ne yapsın(!) Safi, böcek(!)liyse işe yarar onlar.”
Ne derin bir acıdır ki, 92 senesinde Zonguldak’ta yaşanan büyük grizu patlamasından bu yana, bu kadar toplu vefat görmemiştik madenlerde. Herkes üzüldü, herkes ocakların yanması için kömür çıkaran madencilerin sönen ocakları için yangın oldu, evet, bu öfke bu yüzden, “Önlem niçin alınmadı, niçin vaktinde yapılmadı bir şeyler?!” diye sormak hakkımız. Bir tek kişiye değil, eniğinden miniğine, zincirleme olarak olayla ilintili herkese sormak lazım bunu. Ama siyasi eleştirilere alet etmeden acıları… Berkin Elvan’a yaptığınızı yapmayın bu ailelere rica ediyorum… Bahaneniz yapmayın, mesela “Ülke ülke değil türbe, anca dua edin kader deyin, bu hükümeti başa getiren sizsiniz, müstahak size!” demeyin, bunun hiçbir faydası olmadığı gibi, tarafları tekrar tetikler, yeni canların yanmasına sebep olursunuz. Ya… Görüyor musunuz, ben bugün bu cümleleri gördüm bir sosyal paylaşım mecrasında ve hatta buna benzeyen daha nicelerini. “29 Nisan’da Soma ile ilgili verilen önergeyi kabul etmeyen mevcut hükümet ve hükümeti destekleyenler katildir!” gibi… Söylemeyin bunları lütfen. Kutuplaştırmayın insanları yine; “çünkü bazı insanlar tekarlı tesadüflere inanmayacak kadar kaderden anlarlar.” bilmem anlatabiliyor muyum? Sorarlar, “Niçin tüm işçilerin bir arada bulunduğu vardiya değişim saatine denk geldi bu olay?” diye. Sorarlar: “Neden olayın tetikleyici sebebi hakkında aradan geçen saatlere karşın çelişkili söylentiler var, gaz sıkışması mı, elektrik kaçağı mı, çöküntü mü? Nerede bu tecrübeli maden mühendisleri?” diye. Sorarlar yine ve yine: “Niçin önergeden hemen sonra yaşandı bu?” diye… O yüzden bir süre susun ve içi yanan herkes gibi, iliklerinize kadar yaşayın bu yası. Düşünün… Üzerine çokça düşünün sevgili okur; “Yok ben siyaset yapacağım” diyorsanız da, paralel yapılanmadan başlayarak, bu güne kadar gelen tüm siyasi tartışmalar cebinizde, aklınızdaki tüm siyasi fikirlerinizle birlikte “sessizce yaşayın” bu olayı. Çünkü bu acı tüm siyasi fikirlerden büyük! Yardım eli uzatın, somut destekler verin, acıları paylaşın, anne-baba-evlat-kardeş olun şimdi sadece, yeni siyasi parti liderleri kesilmeyin olayların üstüne; birilerini suçlamayın, çünkü şu an yeri değil, zamanı değil. Bu işi sonra yapın; iyice sindirdikten, durum biraz daha netleştikten, etraflı bilgi edindikten sonra… Yoksa hatalar yaşarsınız, farkında olmadan incitirsiniz, insanların haklarına girer, safi birilerini suçlamak adına yanlış insanları takdir ederken bulursunuz kendinizi… tıpkı Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu polemiğinde yaşananlar gibi…
…Zira; “Yürekleri taşlaşmış olan insanlar…” diye başlayan içten(!) konuşmasını dinler dinlemez günlerce “Helal olsun, ne doğrucu ne vicdanlı adam!” diye takdir ettiğiniz Feyzioğlu’nun eski icraatlarını inceleyecek kadar beklemiş olsaydınız, “Münevver Karabulut cinayetinde sanık avukatlığı yapan bu adamın 1 milyon dolarlık avukatlık ücreti karşılığında, kafası koparılmış, vücudu testere ile parçalara ayrılmış ve çöp konteynırına terk edilmiş 18 yaşındaki bir genç kıza karşı ne kadar vicdanlı(!) olduğunu görecek ve Süreyya Karabulut’u tekrar ağlatmayacaktınız.”
Sonra aynı yufka yürekli(!) adamdan yana şunları da görecektiniz;
Bankalar Kanunu’na aykırılık ve zimmet suçundan, yani “hortumculuk”tan yargılanan Mehmet Emin Karamehmet’in avukatlığını yaptığını…
Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan bir emekli büyükelçinin zimmet davasında sanık avukatlığı yaptığını…
Bursa’da “19 işçinin öldüğü grizu faciasında” , olayda ölen işçilerin değil, iş yeri sahibinin avukatlığını yaptığını…
Anlatabiliyor muyum?
Bekleyin… Lütfen biraz bekleyin, “Düşmanımın düşmanı, dostumdur” demeden önce, hemen birilerini suçlamadan önce, “kör taraf” olmadan önce… Siyaseti bir kenara bırakın ve ölüleri konuşturmayın, çünkü ölenler sizlerin bahsettiği şeylerle ilgilenmezler. Onlar siyaset konuşmazlar… Onlar “İnsanlık ve insani değerlerden” bahsederler… Onlar “Tüketim ve tükenişlerden bahsederler.”…Onlar “Dünyanın değişen önem sırasından” bahsederler… Onlar “Eskiden taşa tapanların, şimdi kağıtlara taptıklarından” bahsederler…Onlar “İhmal”den bahsederler, onlar “İyileştirilmesi gereken şartlardan” bahsederler… Onlar “Düşünülmesi gereken gizlerden” bahsederler. Sadece biraz bekleyin… Onlar, her şeyi anlatacakları anı, çok iyi bilirler. 
Bakın Berkin Elvan’a… Metin Bey’e karşı öyle bir anda konuştu ki, 2009’da vefat eden Münevver Karabulut’a kadar sordu: “Peki, o öldüğünde neden sanığı savunuyordun?” diye.
Bekleyin… Şu an ekranlardaki ölüm rakamları, bir zaman gelecek, yerlerini, kendi hayat hikayesini anlatan isimlere bırakacak ve işte o zaman ölenlerin ne denli yüksek sesle konuştuğuna herkes şahit olacak.
Sevgi ve saygılarımla…