Bazen, uzun uzadıya sadece insanlar, ne söyledikleri ve nasıl davrandıkları üzerine düşünürüm. Bunu, genellikle tek başıma kaldığımda, çayımı yudumlarken, caddeden yürüyerek gelip geçen insanları kendimi onlara göstermeksizin izlediğim ufak zamanlarda yaparım ve gerçeği yaşadığımı hissederim. 
Kimileri için oldukça gereksiz sayılan bu tip zaman aralıklarında anlarım ki, yaptıklarımız ile söylediklerimiz, düşüncelerimiz ile davranışlarımız büyük çelişkiler içerisinde, hayatımız tutarsızlıklarımıza tutturduğumuz “hariçten gazel okumalar” gibi. 
Bir nevi, içini sıvıyla doldurmaya çalıştığımız tel sepetlere benziyor yaptıklarımız; doldurmuyor, sadece dibini ıslatıyoruz…. 
Esasen şunu söylemeye çalışıyorum: Doğru bildiğimiz dilimizde kalıyor, çoğu kez davranışlarımızla örnek olmayı beceremiyoruz. Bizler inançlarını, hayatımızın birincil gayesini, ölümcül önemde arz edeni, pek de umursamıyoruz. Çünkü; gerçeği yaşamaktan uzağız…
Çünkü artık günümüzde, “İmaj her şey, susuzluk hiçbir şey.”
Ah bu ego… 
İnsanı vezir de eden, rezil de eden o değil midir esasen? Evet, ego kendimizi otomatikman koruyabilmemiz adına bize bahşedilmiş bir savunma mekanizması. Yoksa üzerimize doğru gelmekte olan herhangi bir araba karşısında öylece olayı izlemekle yetinir, geriye doğru kaçmaz, yahut ileriye doğru kendimizi atmazdık. 
Kendi hakkımızı aramaktan tamamen feragat eder, canımızı umursamazdık ve fakat, bir de diğer yüzü vardır ki bu “ben” deyişimizin, tüm insanlığa küfür gibidir işte o zaman yaptıklarımız. 
Düşüncelerimizin- doğrularımızın önüne geçirdik mi bir de onu, o zaman inandığımız gibi yaşamaz, yaşadığımız gibi inanmaya başlar ve daha da acısı, gerçek benliğimizi kaybederiz. 
Hal bu olunca da, çelişkiler peyda olur dediklerimiz ile yaptıklarımız arasına; misal, az evvel yaktığın sigarandan derin bir nefes çekip, “Sigara içmek iyi bir şey değil, sakın başlama” derken bulursun kendini, seni öylece izlemekte olan bir çocuğa. 
“Bence moda kişinin kendine yakışanı giymesidir, beğenirsem pazardan da alırım.” diye düşünürken, pahalı ve marka giyimlerden bir yenisini daha gardırobuna eklemeden önce hiç pazar gezmediğin gerçeği gelmez aklına. Hayvan haklarını korumak amacıyla katıldığın toplu yürüyüşe çıkmazdan önce, makyajını eksiksiz yaparsın, süründüğün göz kaleminin kaç kobay hayvanı üzerinde denenip de satışa sunulduğundan geçip…
“Sağlıklı çalışma koşullarını hak ediyorlar” diye bağırarak işçi haklarını savunurken, en sevdiğin pantolonunun, taşlanmış kotun olduğunu fark edemezsin mesela…
“Çiçekler dalında güzeldir” der, koparırsın.
“Hayvanlar özgür ortamında yaşamalıdır” der, tasmalarsın.
“Kimse aç kalmamalı” der, bir öğünde üç kişilik doyarsın.
“Göz hakkı” der, bir de sahibine sormadan koparır geçersin meyveyi…
En ağır suçlar karşısında dahi…birkaç “Lanetliyoruzlu”, “Kınıyoruzlu” cümlecikten ibaret kalır davaların.
 Ölümlerin ardından internet profillerine koyulan evladiyelik “kara kurdele”den ileri gitmez icraatların. Ölen bir çocuk, bir hayvan ise mecburen(!) ayaktayız, eh gerisine pek tabii kel alakayız… 
Farkında mıyız, bizler artık kendisiyle %100 çelişen insanlarız…
Bakınız ki, imaj şimdilerde her şey. 
Facebook’a vb. sosyal paylaşım alanlarına girdiğinizde, hiç kimsenin mutsuz-huzursuz bir hayat yaşadığına, tutarsız davrandığına şahit olamazsınız. 
Herkes iyidir, herkes haklıdır, herkes zekidir, herkes zengindir, herkes güzeldir-yakışıklıdır, herkes doğrudur, herkes en doğrunun savunucusudur. 
Ömründe bir kez bile “Siz dostlarımla çay içmek ne keyifli” dememiş bir insanın, “Dostlarıyla çay keyfini(!)” görürsünüz oralarda. Hayatını saniye saniye “check in” yapan insanları izler, gezilmedik şehir bırakmayanları, gidilmedik film koymayanları, her şeyi sonuna kadar bilenleri, yerinde inceleyenleri bulursunuz. 
İdealar dünyasına hoş geldiniz… 
Hayatların, artık ufacık telefon ekranlarında yaşandığına şaşmamalı değil mi? Çünkü oralarda hata yok… Oralarda çirkinlik yok… 
Oralarda çelişki yok…Oralarda sadece “mükemmel örnek insanlar” var ve artık hayat, ekranlarda. 
“Bana lükslerimi verin, ihtiyaçlarım olmadan da yaşayabilirim” misali, insanlar gerçek ihtiyaçlarından geçmiş, kararda tutarlılık ilkesinden caymışlardır. 
Paylaştığın bir Hz. Mevlana sözü ile beğeni üstüne beğeni alırken, o sözü hayatında ne kadar tatbik edebildiğini kendinle tartışmazsın. 
Elbette bu, herkes için geçerli değil; fakat, takdir edersiniz ki karşılaştığınız her iki kişiden biri neredeyse kendini inkarda yaşamakta. Doğruluk-adalet-hak-hakkaniyet, fikir olarak sadece akıllarda… 
Yalan söylemek peynir ekmek niyetine, nitekim kendimizi dahi inandırmakta güçlük çekiyor olmalıyız ki her cümlemizin ardında promosyonu var: “Vallahi”… Birisiyle konuşurken bazen şunu yakalarsınız tekrar tekrar: “Gerçekten… Cidden…”
O kadar asılsız ve gevşek olmalıyız ki, artık normal cümlelerimize bu ibareleri koymadan edemiyoruz. Niçin? Çünkü, söylediklerimiz ile yaptıklarımızın çeliştiğini içten içe biliyoruz. Ama sadece içten içe…
Dedim ya, doldurmuyor, dibini ıslatıyoruz sadece; dün, ters yönden geliyor diye direksiyon başında sövdüğün adam gibi, bugün aynı ters yönü kullanan sen “Ama ben yol vererek gidiyorum” diyorsun. 
Büyük bir çelişkide yaşıyorsun; hayatına ters yönden giriyorsun, yoldaki hakkını “yanlış yönünle” kaybetmişsin de görmüyorsun. 
İşte, dilindeki doğruların, elindeki doğrular olmayınca, dışarıdan böyle görünüyorsun… Ters yönden gelen araç gibi.
“Ters yöne girilmez. Ama sor bi ben niye girdim?”
Sevgi ve saygılarımla…