Mor çatılar(!) altına doğru söve döve ittiğimiz kadınlarımız… “Onları etiketlerden koruyamadık beyler. Karşı duramadık. Yeri geldi, bir ayrı kalıp mahalle baskısı ile köşeye sıkıştırdığımız kadınımızı, elimizin kiridir deyip attık… Oysa ki alın lekesi, cinsiyetsizdir.” Bu ayrı bir cahiliye alametidir, nitekim mevzunun okumuşluk - okumamışlıkla direkt ilintisi yoktur. “Kadına kendini okut(a)mamak ile ilintilidir” (Bu başka bir konu, işin düşünme kısmını size bırakarak, geçiyorum.)
BİR BAŞKA İTHAL ETİKET: SOY-SOP
Cinayetler bu etiketlerle beraber işlenir oldu, kıyımlar, katliamlar… Biz, kendi ecdadımıza dair bir soykırım görmedik; ancak “soykırımcılardan” öğrendiklerimizle kafamız yine karıştı. Bir “Hırant Dink” öldü, hepimiz Ermeni olduk, bir “Muhsin Bey” öldü, ama hepimiz “Müslüman bir Türk” olamadık. Zannedersem, yabancılar(!) üzerimizde bir çeşit “zihin soykırımı yapmayı” başarmışlardı. Pek tabii, işin içinde “Politika” vardı. Politika (yönetim stratejisi), kısım kısım yapılanan insanları, bir başka fikirle daha bölmek için ideal bir alandı. Nitekim, siyasetin “duygusal” insanlar için tehlikeli bir ucu vardı: “Bastırılmış öfke”... bunu göremeyen,sabır-müdahale eşiğini yakalayamayan insanı yutardı. (Ancak konumuz siyaset değil, biz konumuza dönelim)
Gerçek soykırımcılar anlattı bizlere, “Soykırım nasıl yapılır?”, gerçek soykırımcılar tespit(!) etti “Soykırım yaptınız.”, yine gerçek soykırımcılar kanunlaştırdı “Soykırım bedelini ödeyeceksiniz.”
Biz, yakın tarihin Hitler döneminden hatırlıyorduk ki, soykırım bedeli, teoride “kan parası” gibi talep edilir, ancak bir kabul ettin mi, pratikte “Toprak vererek” ödenirdi. Şaibeli bir soykırım iddiasıyla (Benim için hala iddiadır), tarihler boyu ana yurdun “tarihi taşlarını” aşıranlar, şimdi de bizlerden, toprak mı istiyordu acaba? Galiba esas soru şuydu: “Bizden, vatanımızın hangi tarafındaki topraklar isteniyordu?...”
“Bizi bize kırdırıp soyadımızı felç edenden,
Özür dilemedi mi camiyanın fakiri aklen,
Hem de naklen?
Bir tık(!) ötedeyken şimdi Kurtuluş Savaşı,
"Pekiyi" size, hem de Ay - Yıldız'lı(!)”
Biz… İthal etiketlerle bozulduk…
“Ah biz… ithal imamların(!) ardında abdest bozduk…”
Ayırır mıydık biz insanları soylarına-ırklarına göre?
Biz, insanları, onların doğumla gelen, seçimsiz kaderlerine göre yargılar mıydık, buna kimin “Hakk”ı vardı?
Bizim için her bebek “Müslüman” doğmaz mıydı? (Bu yüzden vaftiz durumunu kabul edemiyorduk ya)
Sonra… Yetiştiği çevreye göre “Yaş iken eğmezler miydi o ağacı?”
Zannedersem bizler, soy-sop etiketi altında, insanları aslında “hangi tahlillerle, nelere binaen ayırabileceğimizi karıştırdık.” İnsanlıklarına göre? Ahlaken? Din kardeşliği? Komşuluk hakları? … Bir dönem boyunca, az para harcayan turiste “Bitli” diyenler bizlerdik…köpeklerimizi “Arap” diye çağıranlar da bizlerdik, hatırlayınız… Hem, tarihin tozlu sayfaları, sadece bir okuma aralığı kadar uzağımızda iken, Araplar ile aramız nasıl bozuldu, bileniniz var mı?
Satır arasında,
Sizlere çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımla, aramın nasıl açıldığını, anlatayım. Bu sevdiğim dostumla, çok iyi anlaşırdık.Çok ortak noktamız vardı. O, bana nazaran biraz daha “sinirliydi”, ama yanında olduğumda, onu sakinleştiren bir dosttum. Birlikte vakit geçirmekten keyif alır, güzel oyunlar oynardık. İkimizin de değerli oyuncakları vardı.
Bir gün, bir başka çocuk da bizimle oynamak istediğini söyledi. Bu çocuğu tam tanımıyorduk, bazen bizimle dövüşmeye çalışırdı ama onu döver kovalardık. Ama bir anda böyle gelip “Ben de sizinle oynamak istiyorum, sizler çok iyisiniz, zekisiniz vs” gibisinden bizi övmeye başlayınca, gururla aramıza dahil ettik. O çocuğun pek değerli oyuncağı yoktu, ama biz, oyunu bizim kurmamız şartıyla, kendi oyuncaklarımızı, onunkilerle paylaşabileceğimizi söyledik. Ancak bilmiyorduk, bu çocuk oyuncaklarımızı tamamen almak, tüm oyunları kendisi kurmak istiyormuş… Tabii biz anlamamışız…
Bir süre, güvenimizi kazanana kadar bizimle birlikte oynadı. Sonra bir gün, çocukluk arkadaşım yokken, yanıma geldi, “Bu çok sevdiğin arkadaşın var ya, senin arkandan o biçim konuşuyor” dedi. Önce konduramadım… Sonra baktım, dostum da benden uzaklaşıyor, beni gördüğü yerde kötü kötü bakıyor, hatta yer yer öfkesine hakim olamıyor. Yeni çocuğun haklı olduğuna karar verdim. Çocukluk arkadaşıma küstüm.
Ardından, bu yeni çocukla daha iyi arkadaş olduk, çünkü benimkiler kadar değerli olmasa da, ilginç oyuncakları vardı ve kıymetli oyuncaklarım karşılığında, yer yer takas(!) edebiliyorduk.
Öyle günler oldu ki, çocukluk arkadaşım kötü zamanlar geçirdi, duydum, gördüm ama yanında olmadım. Çünkü o da benim kötü zamanlarımda yanımda değildi ve bana kötü davranmıştı. Onun oyuncaklarını çaldırdığını duydum sonra. Umursamadım, “bana ne” dedim. Ama biliyordum ki, yanında ben olsaydım, oyuncaklarını kolay kolay kaybetmezdi, çünkü oyuncaklarına birlikte sahip çıkardık. Sonra, benim oyuncaklarım da teker teker kaybolmaya başladı… Çocukluk arkadaşım yanımda olsaydı, belki sebebini birlikte araştırabilirdik. Ama, o benim arkamdan konuşmuştu, bana kötülük etmeye çalışmıştı, benden uzaklaşmıştı…
“Benden niçin uzaklaştın?” diye sormak hiç aklıma gelmedi, zaten dediğim gibi, sinirli bir yapısı vardı, konuşmak zordu onunla, hele de küsünce.
Daha sonra bir yerde karşılaştık, yorgundu. Artık neye öfkelendiğini unutacak kadar yorgun… Kırık dökük sohbet ettik. Eski güzel günlerimizi yad ederek, vakti zamanındaki oyuncaklarımızın ne kadar değerli olduklarından konuştuk. Öğrendim ki, bu yeni çocuk onu fena dövmüş ve oyuncaklarını almış. Çok ağlamasın,oyalansın diye de kendindeki ilginç oyuncakların bir kısmını bırakmış.
Laf arasında, bana “Ne kötülüğümü gördün de, arkamdan konuştun?” diye sordu.
Şaşırmıştım… Hemen itiraz ettim, “Yahu, ben senin arkandan filan konuşmadım. Esas sen benim arkamdan konuşmuşsun.” … “Kim söyledi?” diye sordu. “O yeni çocuk söyledi işte, zaten tip tip de bakıyordun bana o zamanlarda, hatırlarsan.” dedim. İşte, o zaman, bir gerçekle yüzleştim…
Aynı çocuk, çocukluk arkadaşıma gidip, aynılarını benden yana da söylemişti. Fark ettim ki, ikimiz de birbirimize uzaktan uzaktan kötü kötü bakmıştık karşı karşıya pencerelerde… Yeni çocuk, aramızı bozmuştu… Oyuncaklarımızı, teker teker almıştı. Çünkü biliyordu… Biz bir arada olsaydık… Onu fena benzetirdik.
Şimdiyse, elimizde, yeni çocuğun verdiği, zaman öldüren bozuk oyuncak eskileri kalmıştı.
“Bu hikayedeki çocuklar…
Eski bir kıskançlık taktiği ile arkadaşlığı sekteye uğratılan, çocuklar…
Çocukluğu zehir edilen…. Bir sürü çocuk…
Bu çocukların, çalınan gelecekleri!”
İşgaldeki vatanları- toprak zenginlikleri… Akılları… Duyguları… Tarihleri…
Kısacası; “Hayatları…”
Ve… Ne zaman ki, eski bir dosttan bahis açsam; ithal bir etiketle karşılaşırım “Arap hayranı” … Sizi temin ederim ki, kimlere hayran olduğumu, yazılarımı takipli okuyanlar, gayet net anladılar. Bu sebeple, tekrar açıklama gereksinimi hissetmiyorum ve sadece şu sözü eklemek istiyorum;
“Birlikte yola çıktıklarını, yolda bulduklarına değişirsen… Hem dostunu kaybedersin, hem yolunu.”
…
Galiba bizler, kimlerle yola çıktığımızı, yolun neresinde onları başkalarına değiştiğimizi net anımsayamıyoruz,
Sonra “Gelenek görenekten doğan hurafeler (kastım asla bir baş örtüsü değildir, vurguladığım nokta safi kadındır- kadına zulümdür) ile değere değer katan dini inançlarımızı” nerede birbirine karıştırır olduk bu kadar?… Peki ya o ilginç oyuncaklar? “Bilinçli Kullanım Kılavuzunu” okumadan-tahlil etmeden-akıllara işlemeden- açık vermeksizin yasalaştırmadan, onları kurcaladık… Belki makine aksamına zeval getirmedik “Aç-kapa” tamir etmeye çalıştığımız makinaları, ama onları “Bir açtık… Gerektiğinde kapatmayı unuttuk.”
Halimiz nedir, sorarsanız söyleyeyim şimdi:
“Gözümüz hep ekranlarda…
Karşı pencerelerde ise, eski dostlar ağlıyor.”
(Devamı gelecek)