Ama eleştiriden kaçış yolları da belli; ne zaman ki, birisi ile söylediği bir sözü anlamak üzerine eleştirisel yaklaşsam (edebi olarak), “Sen bunu böyle böyle yazmışsın, nasıl bunu yazabildin? Niçin böyle dedin, bundan bu anlaşılıyor ilk etapta!” dediğim zaman; cevap hazır:
“Aslında ben orda onu kast etmedim, sen görememişsin. Derine inmen lazım, önyargılısın.”
“Pardon” da, neyi görmem gerekiyor?
“Kendi dalış tüpünü, paletlerini vermeden, benden ne kadar derinine dalmamı bekleyebilirsin ki sen?”
Demek istediğim;
Artık insanlar, birbirlerinden bu kadar kopmuşken, sohbetler azalmış, internet paylaşımları, yanlış anlamaya daha müsait olan beden dili ve ses tonundan uzak, yazı dili halinde aktarılırken, öfkenin kontrolü güçleşmiş, tahammül “bitti” sınırına dayanmış, ifadeler daralmış, espriler ucuzlamış, en eski tanıdıklar dahi tanınmaz hale gelmişken, senin kendini daha açık bir biçimde ifade ederek, evvela “nelerden ne şekilde bahsettiğini” insanlara gerek tutarlı davranışların, gerek açıklayıcı sohbetlerin ile göstermen gerekmez mi?
Kendini tanıtmadan, tanınma mı beklersin? (Galiba en büyük yanlışlarımızdan birisi bu, yer yer ben de kapılıyorum, ancak elimden geldiğince düzenleme çabasındayım, cahilliğime verin)
Yanılmayayım, istisnalarını görmüşümdür, hatırımda kalmamıştır ancak; şu zamana kadar neredeyse kime, bire bir, bir eleştiri getirdimse kendi yazıları üzerinden “Ama ben orada bunu bunu kast ettim, sen anlamamışsın.” dedi.
Sen ANLATAMAMIŞ OLMAYASIN?
Doğrucu olun arkadaşlarım, doğrucu olun…
“EVET ORADA ONU KAST ETTİM!” diyebilin. Bunu diyebilecek kadar “Emin” olun kendinizden… Ama sizi de anlıyorum, emniyet duygusunu “fani/ölümlü dünya” sağlayamaz, içten içe siz de biliyorsunuz ki, bir gün bitiverecek…
Ve;
“Biraz… Biraz, alçak gönüllü oluverin… Öldürmez…”
İşte, sanatta yiten davanın “kavga”sı… Budur.
“Tamam, oldum ben.” dediğin an, “Bitersin”…
“Allah’ın izniyle, olmuşumdur.” dediğin an, bir basamak üstünden “Başlarsın” , manzaran daha da büyür…
BİR İTHAL ETİKET DAHA: MUHAFAZAKAR
İtiraf etmem gerekirse; bu etiketi, pek çok kişiden işitmişliğim vardır. Ancak, kabulünde zorlanmıyorum, benim için sorun teşkil etmiyor bu tanımlama aralığı; nitekim “Muhafazakar”, muhafaza etmek ile ilintilidir.
Muhafaza etmek, “Korumak, tutmak, kendisinde-içinde barındırmak (Muhteviyatı muhafaza) ” anlamları taşımaktadır. Değer barındıran, elbette o değeri koruma amacı güderek, karşısına gelen her fikre, belli bir mesafeden ilk anlamı ile bakacak ve bu anlam üzerinden açıklamalar aramaya çalışacaktır. Çünkü “Muhteviyatını kaybetmek istemez” ve bunu koruma güdüsü hissederek, şüphe ile ani itiraz hissine kapılarak, düşünmek için vakit ister.”
“Ancak; kaybedecek hiçbir şeyiniz yoksa, bir şeyleri koruma güdüsü duymaz, kulağınıza hoş gelen her yeni fikre sorgusuz açık olur, uç bir tutum bile olsa, karşınızdakine saygı duyduğunuzu ifade edersiniz.” Umarım, net ifade edebilmişimdir.
Ancak; bu etiketi, ithal anlamıyla kalıplaştıran insanlar, “Muhafazakar” kelimesinin, esas manasını düşünmeden, kendi modern(!)-yobaz(!) fikirleri karşısında, vakit bekleyen ve yeni fikirlere “Bu fikir iyiye mi götürür, kötüye mi?” sorgusunu gerçekleştirmeye çalışan insanlara, “At gözlüğü takıyorsun” gibi bir etiketi yakıştırmaktan kendilerini alamadılar. Zira, bir kimseye –fikri eleme süresi- tanımadan bu etiketi yapıştırabilmek, tam manasıyla “yobaz” işidir. (İster yobaz(!) olan yobaz olsun, ister modern(!) olan yobaz olsun)
Özetle; Anlatmak istediğim şudur ki; “değerleri” olan her insan, muhafazakardır. Mesela; Aileniz sizin için bir değer ise, onlar hakkında birisi, daha önce hiç duymadığınız bir suçlama/söz/fikir ile gelirse, önce otomatikman itiraz edersiniz. Sonra, ailenize gider, bunun gerçeklik payını sorarsınız. Her konu için bu geçerlidir;
“Muhafazakar” olmak, böyle bir şeydir. Yani, çekinmeyin. Birisi size, hangi konuda muhafazakar diyorsa, o konuda, bir çeşit “denge değere” sahipsiniz demektir; “Teşekkürlerinizi sunarak, kabul edin. Çünkü, iltifattır.”
Ancak; bu ani suçlama karşısında kavgaya tutuşursanız, bu “darlık(yobazlık)”, direkt kabul ederseniz de “genişlik” olur.
“GEÇMİŞ” ÜZERİNE GELİŞEN ETİKETLER:
Pek tabii “Muhafazakar” etiketi de biraz “yetiştirilişten” gelir. Ancak; geçmiş ile yetiştiriliş, ince bir çizgide buluşur, yer yer sapmalar, kaymalar yaşanabilir ve fakat insan niteliği tespitini, bunları baz alarak gerçekleştirebiliriz.
Lakin; buralarda da artık pek çok hata yaşamaktayız ithal etiketlerle birlikte…
Bazen “Geçmiş, geçmişte kaldı” deyip, silme atıyor, sünger çekip umursamıyoruz, bazen “Geçmişte bunları bunları yapmışsın” deyip hesap sormaya kalkıyoruz. Ancak; burada ufak bir düşünce yönü, küçücük bir nüans farkı vardır benim için; “Geçmişi ile yargılamak” ve “Geçmişi ile kıyaslamak” …
Zannedersem, biz insanları, onların geçmişleri ile yargılamayı, “kıyaslayarak uyarmaktan ve yahut takdir etmekten daha çok seviyoruz artık.” Oysa ki, bir insanın iyiliği de-kötülüğü de, kendi geçmişinin kıyası ile gerçekleştirilmez mi?
Geçmiş üzerine söylenmiş, pek çok özlü söz var; sizler için bir kısmını derlemeye çalışayım müsaadenizle:
“Dün, dündür; bugün bugündür.”
“Dün öldü, yarın henüz doğmadı. Şimdi ise, can çekişiyor, onu kurtar.”
“Geçmişine bakmayan, geleceğini göremez.”
“Geçmişini unutan, anını tehlikeye atar.”
“Geçmişte yaşanmaz, yarında da yaşanmaz, anı yaşa.”
Vs…
Anı yaşamak kısmına hiç girmiyorum; çünkü başlı başına ayrı bir konu olur o zaman. Ancak insanlardaki “Başkasının geçmişini/hatasını/ayıbını deşme hastalığı” üzerine konuşabilirim; nitekim bunu bize yaptıran şeyler, yine “İthal etiketler” … Haliyle, öncesinde dönüp bi kendimize baksak, ağzımızı kolay kolay açamayacağımızı düşünüyorum bir başkasını “eleştirirken”…
Hem;
Bir kimseyi, geçmişi ile yargılamak, kimsenin haddine değildir bizim inancımızda öyle değil mi? Nitekim, bunun en keskin örnekleri, bizlere aktarılan “Hz. Ebu Bekir” ve “Bişr-i Hafi Hazretleri” gibi insanlar üzerinden gösterilmiştir. Hz. Ebu Bekir, kendi kızını, henüz bebek iken diri diri toprağa gömen bir babaydı. Ondan sonra gayretli bir değişim süreci yaşadı. Pişmanlıklarla, kızına ağladı… Bir benzer örnek de Bişr-i Hafi Hazretlerinde var. Senelerce arkadaşlarına uyarak, onları terk edemeyerek hanlarda, alkol masalarında sabahladı. Sonra, maddi fakirlik ile gelen, bir ufak düşünce aralığı ile, keskin bir dönüş yaparak evliyalık yoluna girdi. Bakınız ki bu ve buna benzer örnekler, Müslümanlar için “Ümit her zaman vardır, yeter ki gayret et” diye bağıran tövbe kapısıdır. İnancımız, bize bunu söyler. Peki, o halde; bir insanın geçmişinin yargısı, size mi düşer?
Burada, ithal bir etiket vardır ki, kimi insanların önceki halleri üzerinden, “Eleştiri” adı altında, gelmişini geçmişini sayarız… Bunu “N. Fazıl Kısakürek” de yaşamış ve “Benim geçmişim, benim için çöplüktür… Ve bilirsiniz, çöpleri ancak aç köpekler karıştırır!” cevabını vermiştir. Geçmiş, ancak ve ancak (benim için) bir insanın şimdiki hali ile kıyası içindir.
Çünkü; birinin ne halden ne hale gelmiş olduğunu anlayarak, o insana güvenip güvenemeyeceğimi tartarım, insanım, buna ihtiyacım var ve fakat “Yargılamak?” ; zannedersem buna hakkım yok…
İşte, “eleştiri” adı altında, insanları “Önceden böyle böyle bir insandı, aman ne kötüymüş aman bunu yapmış” bilmem ne… Bu kadar ileri gidemezsiniz, gitmemelisiniz. Çünkü “Kantarın topuzunu kaçıran cinsten eleştiri” etiketi, -internet üzerinden- “yorum yap” butonu ile birlikte ithal edildi, bilmem farkında mısınız. “Yorum yap” derken; uyarıları, eleştirileri bire bir değil, üçüncü şahısların yanında yapmaya alıştırıldık. Eh, başka insanların yanında bir insana eleştiri getirirsen de, o kişi otomatikman kendisini savunma yoluna girecektir. Kimsenin “Rezil(!) olma” lüksü yok ama değil mi?
(Devamı gelecek)