Sağlıklı beslenmek, bedenimize özen göstermek ve ne yediğimizin farkında olmak yaşam kalitemizi destekleyen önemli alışkanlıklardandır. Peki, daha iyi hissetmek amacıyla başladığımız bu yolculuk zamanla yaşamımızı kısıtlayan bir uğraşa dönüşürse ne olur? Yediklerimizin içeriğini sürekli sorgulamak, belirli yiyecekleri tükettiğimizde kaygılanmak ya da bir öğünün planladığımız gibi geçmemesini başarısızlık olarak görmek… Sağlıklı beslenme çabası bazen katı kuralların ve yoğun kaygıların gölgesinde kalabilir. İşte bu noktada, beslenme ve psikolojinin kesişiminde yer alan kavramlardan biri karşımıza çıkar: Ortoreksiya Nervoza.
DOĞRU BESLENME ÇABASINDAN ZİHİNSEL YÜKE
Ortoreksiya nervoza kavramı, 1997 yılında hekim Steven Bratman tarafından, kişinin sağlıklı olduğunu düşündüğü yiyeceklere yönelik aşırı bir zihinsel uğraş geliştirmesini tanımlamak amacıyla ortaya atılmıştır. Günümüzde bağımsız bir psikiyatrik tanı olarak resmen kabul edilmese de kavram, sağlıklı beslenme arayışının zamanla kişinin düşüncelerini ve günlük yaşamını nasıl etkileyebileceğine dikkat çekmektedir. Ortoreksiyayı sağlıklı beslenmeye özen göstermekten ayıran temel unsur, kişinin beslenme tercihleri üzerinde ne ölçüde katılaştığı ve bu durumun yaşamını nasıl etkilediğidir. Yiyeceklerin içeriğini araştırmak, etiket okumak veya öğünleri planlamak tek başına bir sorun göstergesi değildir. Ancak bu uğraş, günün önemli bir bölümünü zihnen meşgul etmeye ve kişinin seçimlerini kısıtlamaya başladığında farklı bir boyuta taşınabilir. Örneğin kişi, tükettiği yiyeceklerin içeriğine ilişkin yoğun kaygılar yaşayabilir, dışarıda yemek yiyeceği zaman kendi hazırladığı yiyecekleri yanında bulundurma zorunluluğu hissedebilir. Aile yemekleri ve arkadaş buluşmaları da zamanla keyifli bir paylaşım olmaktan çıkıp kaygı kaynağına dönüşebilir. Kendi koyduğu beslenme kurallarının dışına çıktığında suçluluk veya huzursuzluk yaşayabilir; bedeninin açlık ve tokluk sinyallerinden çok, zihninde oluşturduğu izin verilen yiyecekler listesine göre hareket etmeye başlayabilir.
Burada önemli olan, belirli yiyecekleri tercih etmek veya bazı gıdalardan kaçınmak değil; beslenme uğraşının kişinin sosyal yaşamını, ruhsal iyilik hâlini ve günlük işlevselliğini ne ölçüde etkilediğidir.
DİJİTAL DÜNYANIN ZİHİNSEL TABAKLARI
Beslenmeyle kurduğumuz ilişkiyi etkileyebilen unsurlardan biri de sosyal medyadır. Özenle hazırlanmış tabaklar, katı beslenme rutinleri ve idealize edilen yaşam biçimleri, sağlıklı beslenmenin tek bir doğru yolu varmış gibi algılanmasına neden olabilir.
University College London araştırmacılarının 2017 yılında yayımladığı bir çalışmada, Instagram kullanımı ile ortorektik belirtiler arasında ilişki bulunmuştur. Bu bulgu, sosyal medyanın tek başına ortoreksiyaya neden olduğunu kanıtlamasa da dijital içeriklerle yeme davranışları arasındaki ilişkinin önemini göstermektedir.
Sürekli kusursuz beslenme örnekleriyle karşılaşan kişiler zamanla kendi seçimlerini sorgulamaya başlayabilir: “Yanlış mı besleniyorum?”, “Yeterince dikkat etmiyor muyum?”, “Tükettiğim bu yiyecek vücuduma zarar verir mi?” Oysa sosyal medyada gördüğümüz bir beslenme modeli, herkesin ihtiyaçlarına ve yaşam koşullarına uygun olmak zorunda değildir. Başkasının rutinini kendi yaşamımız için değişmez bir ölçüt olarak kabul etmek, sağlıklı beslenme çabasını gereksiz bir baskıya dönüştürebilir.
YEMEKLE KURULAN BAĞI DENGEYE KAVUŞTURMAK
Beslenmeyle daha esnek bir ilişki geliştirmek, sağlıklı seçimlerden vazgeçmek anlamına gelmez. Amaç, beslenmeye özen gösterirken yaşamın diğer alanlarına da yer açabilmektir.
Bunun ilk adımlarından biri, her öğünün kusursuz olması gerektiği düşüncesinden uzaklaşmaktır. Günlük koşullar değişebilir, planlarımız her zaman istediğimiz gibi ilerlemeyebilir. Bu durumları başarısızlık olarak değerlendirmek yerine beslenmenin yaşamın akışına uyum sağlayabilen bir süreç olduğunu hatırlamak, katı kuralların oluşturduğu baskıyı hafifletebilir.
Yiyecekleri “iyi-kötü” veya “temiz-kirli” gibi kategorilere ayırmak yerine besin içeriklerinin yanı sıra yemeğin kültürel, sosyal ve duygusal boyutunu da gözetmek önemlidir. Yemek yalnızca enerji ve besin ögeleri ihtiyacımızı karşılamaz; sevdiklerimizle bir araya gelmemize, kültürümüzü yaşatmamıza ve keyifli anlar paylaşmamıza da aracılık eder.
Açlık, tokluk ve tatmin sinyallerini fark etmeye çalışmak, beslenme kararlarımızda bedenimizin ihtiyaçlarına da yer açmamıza yardımcı olabilir. Bununla birlikte, bu sinyalleri tanımak herkes için aynı derecede kolay olmayabilir. Önemli olan yeni kurallar oluşturmak değil, bedenimizle kurduğumuz ilişkiyi zaman içinde daha iyi tanımaya alan açmaktır.
Dijital dünyada ise takip ettiğimiz içeriklerin bizde nasıl duygular oluşturduğunu gözlemleyebiliriz. Sürekli yetersizlik hissetmemize veya beslenme konusunda kaygılanmamıza neden olan içeriklerle aramıza mesafe koymak, daha gerçekçi ve esnek bir bakış açısı geliştirmemize yardımcı olabilir.
Sağlıklı beslenmek, hayatımızı yiyeceklerin etrafında şekillendirmek anlamına gelmemeli. Bir öğünün içeriğine odaklanırken arkadaşlarımızla yaptığımız sohbeti, ailemizle paylaştığımız sofrayı ya da yemeğin verdiği keyfi gözden kaçırıyorsak, beslenmeyle kurduğumuz ilişkiye yeniden bakmanın zamanı gelmiş olabilir.
Çünkü sağlıklı bir yaşam, yalnızca ne yediğimizle değil, yediklerimizin hayatımızda ne kadar yer kapladığıyla da ilgilidir. Mükemmel tabağı oluşturma çabası içinde yaşamın kendisine ayırdığımız alanı daraltmayalım.