Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atarken yalnızca bir devlet kurmadı; aynı zamanda bu devletin sağlam bir zeminde yükselmesi için birtakım ilkeler belirledi. 
*Cumhuriyetçilik, 
*Milliyetçilik, 
*Halkçılık, 
*Devletçilik, 
*Laiklik ve 
*İnkılapçılık 
  gibi temel ilkeler, çağdaş Türkiye’nin pusulası oldu. Ancak bugün bu pusulanın gösterdiği yolda ne kadar ilerleyebildiğimiz sorusu hâlâ güncelliğini koruyor.

Örneğin, cumhuriyetçilik ilkesini ele alalım. Cumhuriyet, halkın iradesine dayanan bir yönetim biçimidir. Peki, biz gerçekten halkın iradesine saygı duyuyor muyuz? Yoksa dayatılanı demokrasi kılıfıyla yaşıyoruz. Farklı görüşlere tahammül gösterebiliyor muyuz? yada toplumsal yararı yoksayıp kendi irademizi mi gerçekleştirme peşine düşüyoruz? Eleştiriye açık mıyız, yoksa sadece söylenenin aksini söylemek kanıtlamak için sıramızı bekleyip kendi doğrularımızın kabul edilmesini mi bekliyoruz?

Laiklik ilkesi de benzer şekilde tartışmaya açıktır. Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılması anlamına gelir ve bireylerin inanç özgürlüğünü güvence altına alır. Ancak, günümüzde bu ilkenin gereği gibi uygulanıp uygulanmadığı, bireylerin inançları doğrultusunda baskı hissedip hissetmediği hepimizin sorgulaması gereken bir konudur. İnsanlarla tanışırken veya sohbet ederken inançları mezhepleri merak konumuz olmaya ne zamandan beri başladı ? Bunlar da düşünülmesi gereken konulardan fikrimce. 

Milliyetçilik ilkesine baktığımızda ise, Atatürk’ün benimsediği milliyetçilik anlayışı birleştirici ve kapsayıcıdır. Herhangi bir ırkın üstünlüğü veya ayrıcalığını kabul etmez. Oysa bugün, milliyetçiliği dar bir kalıba sokarak ayrıştırıcı hâle getiren anlayışlarla da karşılaşıyoruz. Gerçek milliyetçilik, ülkesini sevmek ve onun gelişmesi için çaba göstermek değil midir?

İnkılapçılık ilkesi, yeniliklere açık olmayı, çağdaşlaşmayı ve sürekli ilerlemeyi ifade eder. Ancak, değişime ne kadar açık olduğumuz tartışmalıdır. Eğitimde, bilimde ve teknolojide ne kadar yeniliğe ayak uydurabildiğimiz, inkılapçılığı ne ölçüde özümsediğimizin en önemli göstergesidir. Deneme yanılma yöntemiyle değil çağın gerekliliğine uygun sistemler oluşturmamız gerekir. 

Atatürk ilkeleri, sadece kitaplarda yazılı kalan kavramlar olmamalıdır. Onları hayata geçirmek, içselleştirmek ve günlük yaşantımıza yansıtmak asıl önemli olandır. Bir toplum, geçmişinden ders alarak, değerlerini koruyarak ve geleceğe emin adımlarla yürüyerek var olabilir. 
İşte bu noktada, hepimizin kendine şu soruyu sorması gerekiyor: Atatürk ilkelerini gerçekten özümsedik mi, yoksa sadece benimsediğimizi mi söylüyoruz?
 
Eğer özümsedik diyorsak bunu ne ölçüde uygulayama koyduk ? Tüm bunların cevap bulması ve aydınlanmış toplumlar yaratmak yaşatmak ümidiyle. 

Sevgiyle kalın...