Öncelikle şunu peşin peşin söyleyeyim de kimse beni “ekonomi profesörü” falan bellemesin…
“Ticaretten hiç mi hiç anlamam”…
Koluma içi “çift sarılı köy yumurtası” dolu olan bir sepet takıp, “git bunları sat,  para kazan” diye pazara ya da sokağa salsanız, hem sepetteki yumurtalar gider, hem de “eğer varsa” cebimdeki üç beş kuruş para…
“Yahu bir adam bu kadar mı salak olur” demeyin…
Eğer yaratılış itibarı ile Allah “ticari zeka” vermemişse olur…
Geçmişte yaşadığım tecrübelerime dayanarak bu kadar “net ve iddialı” söylüyorum…
Çalıştığım gazeteden, o dönemin siyaset dünyasında söz sahibi olan “paşaların ayaklarına biraz fazlaca bastığım için kovulmuştum”…
Evliyim o zamanlar, çoluk çocuk evde “ekmek-aş” bekler…
Dededen kalma bir mülkü alelacele satarak “ticaret” yapmaya başladım…
“Ticaret” dediğim de araba alım-satımı…
Sadece tek bir örnek verip, mevzuyu kapatacağım…
Bizim memlekette pazar günleri kurulan “açık araba pazarında” gezerken gözüme “bordoya çalan kırmızı” renkli bir araba ilişti…
“Bedava reklam” yapıp da patronlardan “fırça yemeyeyim” diye markasını yazamayacağım “tek kapılı” olan arabaya resmen “aşık oldum”…
Cepte de para olunca hiç düşünmeden, bugünün parasıyla atıyorum, beş bin liraya “pazarlıksız” aldım arabayı…
“Biraz binerim, hevesimi alınca da üzerine üç beş kuruş kar koyup satarım” niyetiyle aldığım bu arabaya binerken, cepteki “hazır para suyunu çekmeye başladı” doğal olarak…
Evdekiler de, “hani senin işin alıp-satmaktı” diye homurdanmaya başlayınca, ilk araba pazarında satışa çıkardım mecburen…
Benim için “sabahın körü” denilebilecek bir saatten, “akşamın bilmem nesi” denilebilecek bir saate kadar arabaya pek çok talipli çıktı ama, söylediğim fiyatı duyunca hepsi de “Allah çarşına pazar versin hemşerim” diyerek kıçını dönüp gitti…
Yanlış anlaşılmasın sakın…
Söylediğim rakam, arabayı aldığım rakamın üzerine koyduğum 250 liradan ibaret olan beş bin 250 lira…
Bana göre öyle “uçuk-kaçık” bir rakam değil yani…
Ama gelin görün ki, arabayı alırken fena halde kazıklanmışım…
Neredeyse ederinin “iki katı fiyatına” kakalamışlar bana arabayı…
İşte bu ve buna benzer durumlardan ötürü, “araba alım-satım” işiyle uğraştığım meslek yaşamım fazla uzun ömürlü olmadı…
Bu işlerden elde ettiğim kar marjı kudurup, sermayeyi de yiyince, “elde var sıfır” şeklinde mesleğe geri dönmek zorunda kaldım…
En başta da dediğim gibi, “ticari zekaya” sahip değilim ama en azından sadece araba alıp, araba sattım…
Alanya’daki bazı “uyanık” esnafın yaptığı gibi, araba galerisinde “tükürük köfte” yapıp satmadım…
“Alanya’daki bazı esnaf” dedim ya, buradan yürümeye devam edelim…
Dün, bu memlekette kendi çapında, onca olumsuzluğa rağmen ayakta kalmaya çalışan bazı esnaf arkadaşlarla sohbet ettim…
Bir başka deyişle, “bir dokundum, bin ah işittim”…
Bana göre son derece “haklı” olan şikayet nedenlerinden birisi ve önemlisi de şu ki, bu konuyu haber yapıp, diğer sayfalarımızda da verdik zaten…
Misal, ambalajcı dükkanında “çorap” satılması…
Ayakkabıcı dükkanında, “iç çamaşırı” satılması…
Ya da ne bileyim, kırtasiyeci dükkanında “kanser ilacı” satılması…
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…
Adamın ya da hanımefendinin aldığı işletme ruhsatında, “pasta-börek satabilir” yazıyor ama, dükkanda “parmak arası terlikten” tutun, “plaj havlusuna” kadar her şey var maşallah…
Bu konuyla ilgili şikayeti olan pek çok esnaf var…
Hemen hemen her köşe başında bulunan büyük marketler zincirlerinden zaten “illallah” demiş olan “küçük esnaf” bir de kendi içinde bu tür sorunlarla boğuşuyor…
Kimse kusura bakmasın ama bunun tek bir izahı var, o da “açgözlülük”…
Her esnaf kendi alanında faaliyet gösterip, “profesyonel olduğu” işi yapsa, başka esnaf arkadaşlarının alanına girmese sorun zaten kendiliğinden ortadan kalkacak ama olmuyor işte…
Alanya’daki en önemli mazeret olan “dükkan kiram yüksek” bahanesinin arkasına sığınan, ne bulduysa satmaya çalışıyor…
Ve belki de farkında olmadan “başkalarının hakkını, hukukunu resmen gasp ediyor”…
Bu noktada kimse, “serbest ticaret diye bir şey var birader” falan demesin…
Tamam, “serbest ticaret” diye bir şey var ama, bu memlekette “işletme ruhsatı” diye de bir şey var…
Yarın gidip kendime bir “çorapçı dükkanı açsam” ve bu dükkanın yarsına da “ambalaj malzemesi” koyup satsam, “sen ne ayaksın birader” diye sormazlar mı bana…
Sorarlar, daha doğrusu sormaları lazım…
Bunu kim sorar, kimin yetki alnına girer tam bilmiyorum…
Ama bu memleketin Kaymakamlığı, Belediyesi, Ticaret ve Sanayi Odası ve onlarca esnaf meslek odası var…
Bunlardan birisinin bu haksızlığa “dur” demesi lazım…