Her gün farkında olmadan aynı hareketi defalarca yapıyoruz: parmağımızı ekranda yukarı kaydırıyoruz. Bir video bitiyor, diğeri başlıyor. Bir paylaşım geçiyor, yenisi geliyor. Dakikalar saatlere dönüşüyor. Oysa biz yalnızca ekranı değil, çoğu zaman hayatın içinden geçen anları da sessizce kaydırıp geçiyoruz.
Bugün birçok evde aynı manzara yaşanıyor. Aynı koltukta yan yana oturan eşler, aslında birbirinden kilometrelerce uzakmış gibi. Aynı sofrada yemek yiyen aile bireyleri, birbirlerinin gözlerine değil telefon ekranlarına bakıyor. Çocuklar anne ve babalarının yüz ifadesini okumak yerine ekran ışığını görüyor. Bir evin içinde fiziksel olarak birlikte olmak, artık duygusal olarak da birlikte olunduğu anlamına gelmiyor.
Sosyal medya, hayatımıza hız kattı; bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı, insanlarla bağlantı kurmamızı sağladı. Ancak aynı zamanda görünmeyen bir bağımlılık da oluşturdu. Sürekli kaydırma hareketi, zihnimizi kısa süreli hazlara alıştırdı. Her yeni görüntü, her yeni bildirim, beynimizde küçük bir merak ve tatmin duygusu yaratıyor. Bu nedenle telefon elimizden düştüğünde bir eksiklik hissediyoruz.
Asıl tehlike ise burada başlıyor. İnsan zamanla gerçek duygularla yüzleşmek yerine ekrana sığınmaya başlıyor. Yorulduğunda, kırıldığında, canı sıkıldığında ya da yalnız hissettiğinde ilk uzandığı yer çoğu zaman sevdiklerinin omzu değil, telefon ekranı oluyor.
Bir aile danışmanı olarak seanslarda sıkça duyduğum cümlelerden biri şu:
“Ben konuşurken bile telefonundan başını kaldırmıyor.”
Bu cümle aslında günümüz ilişkilerinin özeti gibi. Sorun yalnızca telefonda geçirilen süre değil; o sürede kaçırılan duygulardır. Bir eşin sessizce yardım bekleyen bakışı, bir çocuğun anlatmak istediği küçük bir heyecanı, bir aile bireyinin içinde büyüyen kırgınlığı çoğu zaman fark edemiyoruz.
Parmağımız ekranı kaydırırken, bazen eşimizin kalbindeki kırgınlığı da fark etmeden geçiyoruz. Çocuğumuzun büyümesinden bir anı, aile içinde kurulabilecek bir sohbeti, birlikte içilecek bir çayın sıcaklığını da geride bırakıyoruz.
Sosyal medya bağımlılığı ilişkilerde görünmeyen üçüncü kişi haline gelebiliyor. Bu üçüncü kişi bir insan değil; bitmeyen videolar, beğeniler, yorumlar ve başkalarının filtrelenmiş hayatları. İnsanlar zamanla kendi evliliklerini, kendi hayatlarını bu kusursuz görünen paylaşımlarla kıyaslamaya başlıyor. Bu da memnuniyetsizlik, yetersizlik ve duygusal uzaklık yaratıyor.
Oysa gerçek hayat, ekrandaki kadar kusursuz değildir; ama çok daha gerçektir, çok daha kıymetlidir.
Belki bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ekranı kaydırırken, sevdiklerimizin hayatından da mı kayıp gidiyoruz?
Çünkü bir gün dönüp baktığımızda, izlediğimiz videoları hatırlamayacağız. Ama kaçırdığımız bakışları, ertelenmiş sohbetleri ve söylenememiş duyguları hatırlayacağız.
Parmağımız ekranı kaydırırken, hayatın en değerli anlarını kaydırıp geçmemeliyiz. Çünkü zaman geri gelmez, ama ihmal edilen ilişkiler derin izler bırakır.
Ekranı Kaydırırken Hayatı Kaçırıyoruz