Bir şeyler eksik… Ama kimse tam olarak neyin eksik olduğunu söyleyemiyor. Hayatlarımız dolu; evlerimiz var, eşyalarımız var, günlerimiz planlarla, sorumluluklarla geçiyor. Telefonlarımızda yüzlerce kişi, mesajlarımızda sayısız kelime var. Ama buna rağmen içimizde dolaşan o tanımsız boşluk hissi gitmiyor. Sanki her şey yerli yerinde ama bir şey olması gerektiği gibi değil.
Kalabalıkların içinde yalnız hisseden insanların sayısı hiç olmadığı kadar arttı. Aynı evde yaşayan ama birbirine uzaklaşan eşler, aynı sofrada oturup birbirinin yüzüne bakmayan aileler… Herkes bir arada ama kimse gerçekten birlikte değil. Eskiden hayat daha mı kolaydı bilinmez ama bir şey daha fazlaydı: bağ. İnsanlar birbirine daha çok dokunur, daha çok dinler, daha çok hissederdi. Şimdi ise herkes konuşuyor, ama kimse gerçekten duymuyor.
Belki de toplum olarak en önce dinlemeyi kaybettik. Artık anlamak için değil, cevap vermek için dinliyoruz. Birinin cümlesi bitmeden kendi savunmamızı hazırlıyor, karşı tarafı değil kendi haklılığımızı merkeze alıyoruz. Bu yüzden konuşmalar uzuyor ama anlaşmalar kısalıyor. İnsanlar yan yana geliyor ama kalpler birbirine ulaşamıyor.
Sonra sabretmeyi kaybettik. Her şeyin hızlı olmasına alıştık; hızlı iletişim, hızlı tüketim, hızlı kararlar… Bu hızın içinde ilişkiler de nasibini aldı. Birini tanımak, anlamak, onunla birlikte büyümek yerine, zorlanınca vazgeçmeyi daha kolay buluyoruz. Emek vermek ağır geliyor, beklemek yoruyor. Oysa en değerli bağlar, zaman ve sabır isteyen bağlardır.
Empati de sessizce hayatımızdan çekildi. Herkes kendi hikâyesinin merkezinde, kendi duygusunun içinde. Ama kimse karşısındakinin ne hissettiğini gerçekten merak etmiyor. Birbirimizi anlamaya çalışmak yerine, birbirimizi değiştirmeye çalışıyoruz. Bu da ilişkileri güçlendirmek yerine yıpratıyor.
Ve belki de en acısı… Samimiyeti kaybettik. Artık insanlar olduğu gibi görünmek yerine, olması gerektiği gibi görünmeye çalışıyor. Gülüyoruz ama içten değil, “iyiyim” diyoruz ama çoğu zaman iyi değiliz. Güçlü görünmek için duygularımızı saklıyor, kırıldığımızı belli etmemeye çalışıyoruz. Böyle olunca da ilişkiler gerçekliğini kaybediyor, yüzeyde kalıyor.
Toplum olarak bir yerlere yetişmeye çalışırken, aslında birbirimizi geride bıraktık. Daha çok kazanalım derken daha az paylaşır olduk. Daha çok görünelim derken daha az anlaşıldık. Oysa insanın en temel ihtiyacı çok basit: anlaşılmak, görülmek ve değerli hissetmek.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: Biz gerçekten neyi kaybettik? Ve onu bulmak için ne yapıyoruz?
Çünkü kaybettiğimiz şey çok uzaklarda değil. Ne geçmişin içinde saklı, ne de teknolojinin tamamen dışında… Kaybettiğimiz şey, birbirimize bakarken gerçekten görebilmekte saklı. Birini dinlerken gerçekten duymakta, birine dokunurken gerçekten hissetmekte…
Belki de mesele, yeniden insan olmayı hatırlamakta.

Toplum olarak belki de en çok ilerlerken insan kalabilmeyi kaybettik.