Yıllardır ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Kimi zaman kadınların çok beklentili olduğu söyleniyor, kimi zaman erkeklerin duygusuz olduğu… Oysa mesele çoğu zaman ne kadınların “fazla istemesi” ne de erkeklerin “az hissetmesi.” Asıl mesele, insanların sevgiyi farklı şekillerde yaşaması ve ihtiyaçlarını farklı dillerle anlatmasıdır.

Bir kadın çoğu zaman yalnızca bir çözüm değil, önce anlaşılmak ister. “Bugün nasılsın?” sorusunun gerçekten hissedilerek sorulmasını, yorgunluğunun fark edilmesini, yanında olunduğunu hissetmeyi bekler. Çünkü kadın için duygusal bağ, ilişkinin görünmeyen omurgasıdır. Sevildiğini çoğu zaman ilgiyle, küçük detaylarla ve duygusal yakınlıkla hisseder.

Erkek ise çoğu zaman düşündüğümüz kadar karmaşık şeyler beklemez. Değer görmek ister. Sürekli eleştirilen değil, emeği fark edilen biri olmak… Eve geldiğinde yargılanmadan dinlenmek, başarısız hissettirilmemek, saygı görmek… Çünkü birçok erkek sevgiyi çoğu zaman takdir ve güven üzerinden hisseder.

Sorun ise tam burada başlıyor. Kadın “beni anlamıyorsun” diye kırılırken, erkek “ne yaparsam yapayım yetmiyor” duygusuna kapılıyor. Kadın yakınlık beklerken erkek sessizleşiyor; erkek huzur ararken kadın daha fazla konuşmak istiyor. İki taraf da kötü niyetli değil aslında… Sadece biri görülmek, diğeri değer görmek istiyor.

Belki de ilişkilerde en büyük hata, karşımızdakine sevgiyi bizim anladığımız dilden vermeye çalışmak. Oysa gerçek bağ, onun sevildiğini hissettiği dili öğrenebilmekte saklı.

Ve belki de şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor: “Ben sevdiğim insanın ihtiyacını gerçekten duyabiliyor muyum, yoksa sadece kendi beklentimi mi anlatıyorum?”

“Belki kadınlar çok şey istemiyor, erkekler de çok şey beklemiyor… İnsan, en çok sevildiğini kendi dilinde hissetmek istiyor.” Belki de bütün mesele bu.