İnsanlık tarihi yüzbinlerce yıl önceye dayanıyor. Bununla beraber modern kimyasal tıbbi ilaçlar ve eczaneler 1940’lardan sonra dünyada yaygınlaştı. Bu şekilde düşününce tüm insanlık yüzbinlerce yıl boyunca yaşamını ve soyunu bu kimyasal ilaçlar olmadan nasıl sürdürebildi? Dünyadaki diğer canlılar yüz milyonlarca yıl boyunca çeşitli tedavi gerektiren sorunlarını çözerek yaşamlarını nasıl devam ettirebildi? Aslında bütün bu soruların basit bir cevabı var. Canlıların sağlık sorunlarının çözümleri ekosistemin içinde mevcuttu. Bu yöndeki bilgi ve keşifler kuşaktan kuşağa aktarıldı. İnsanlar ve hayvanlar sağlık sorunlarının çözümünü doğal yöntemlerle buldular ve kendilerini bu yolla başarılı bir şekilde tedavi edebildiler. Çeşitli yöntemlerle yapılan tedavilerin başında bitkisel tedaviler geliyordu.
Mezopotamya’da günümüzden neredeyse 5000 yıl önce bulunan yazılı tabletler bitkisel tedavilerden bahsetmektedir. Geleneksel Hint, Çin, Japon, Mısır ve İnka medeniyetlerinde bitkisel tedavinin izleri, kayıtları mevcuttur. 4500 yıl önce Çin’de Shen Nung tarafından yazılan kitapta 365 bitkisel ilaç anlatılmaktadır. Mısırda günümüzden 3500 yıl önce yazılan Ebers Papirüsünde sarımsak, sinameki, sarı kantaron gibi 700 bitkisel ilaçla tedavi tanımlanmıştır. Adana Kozan doğumlu Dioscorides yaklaşık 2000 yıl önce yazdığı kitapta 944 ilaç tanımlamıştır. Bu ilaçların 657’si tamamen bitkisel içeriklidir. Bütün bu bitkisel ilaçlar görünümleri, hazırlanmaları ve kullanım detayları ile verilmiştir. Endülüslü tıp dehası İbnul Cezzar, o dönem için batıda çaresiz kabul edilen yüzlerce hastalığın bitkisel tedavisini neredeyse 1100 yıl önce kitaplarında yazdı. Tıbbın babası kabul edilen İbni Sina 1000 yıl önce yazdığı El Kanunu fit Tıp kitabında döneminin zirvesinde olacak şekilde eski-yeni tüm tıbbi bitkileri detaylı biçimde tanımlamış ve tıbbi tedavide kullanımlarından bahsetmiştir. Eczacılığın babası olan İbn El-Baytar ise 8 asır önce yazdığı El Cami kitabında 1000’den fazla tıbbi bitkiden ve detaylı kullanımlarından bahsetmiştir. Bütün bu eserler insanların ve diğer canlıların kuşaktan kuşağa aktardığı büyük bir mirası içermekteydi.
Yaklaşık son bir asırda modern laboratuvar teknikleri, görüntüleme yöntemleri, gelişmiş tanı imkanları ile beraber sanayileşmiş ve standardize edilmiş tedavi araçları tüm dünyaya yayıldı. Batı tıbbı dediğimiz modern tıbbı kabul edenler, önceki geleneksel tedavi yöntemlerini neredeyse tamamen reddettiler. Oysa yüzbinlerce yılın mirasını sorgusuz sualsiz reddetmek ve hiçbir kanıta dayanmadan etkisiz kabul etmek bilimsel metodolojiye aykırı idi. Aslında geleneksel metotlar bilimsel olarak denenmeli, deneylerde etkili olduğu görülürse mekanizmaları aydınlatılmalı, dozları standardize edilmeli ve tedavide kullanıma sunulmalıydı. Bilimin gerektirdiği bu yaklaşım çok gecikmeli olarak geleneksel tedavileri modern bir şekle dönüştürmeye başladı. 1980’lerin başında Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir araştırmada dünya nüfusunun %80’inin temel sağlık sorunları için bitkisel ürünleri kullanmakta olduğunu gösterdi. Avrupa Birliği bitkisel tedavilere standart getirmek için ESCOP adı verilen otoriteyi kurdu. Standart bitkisel tedavi kılavuzları yayınladı. Benzer şekilde Dünya Sağlık Örgütü de bilimsel bitki tedavi kılavuzları yayınladı. Böylelikle modern tıp bitkisel tedavinin varlığını ve bilimselliğini kanıta dayalı olarak yeniden kabul etti. Ülkemizde de 2014 yılında yayınlanan GETAT Yönetmeliğine göre; ‘fitoterapi’ adı verilen modern, bilimsel, bitkisel tedavi tanımlandı. Bu konuda sertifika sahibi olan tıp doktorlarına resmi olarak modern bitkisel reçete yazma yetkisi verildi. Böylelikle insanlık bir asır önce kaybettiği doğal ve bitkisel tedavi mirasına yeniden kavuşuyor. Fitoterapi sertifikası olan hekimlerin hikmetli elleriyle birçok kronik sağlık sorununa doğal, bitkisel, geleneksel ve tamamlayıcı tedaviler sunuluyor. Bu konuda somut örnekler yazmaya ve ülkemizin bu konudaki büyük potansiyelini anlatmaya devam edeceğim.