Bir zamanlar cevabı çok netti bu sorunun. İyi notlar almak, sınavları kazanmak, iyi bir meslek sahibi olmak… Hayat sanki bir yarıştı ve kazananlar belliydi. Bize öğretilen buydu. Daha hızlı koşan, daha çok çalışan, daha yükseğe çıkan başarılıydı. Ama büyüdükçe bir şey değişti.

O “başarılı” dediğimiz insanların yüzlerine daha dikkatli bakmaya başladık. Yorgunluk vardı, telaş vardı, bazen de açıklanamayan bir eksiklik. Her şeye sahip gibi görünen ama bir türlü tamamlanamayan hayatlar… İşte o zaman insanın aklına şu soru düşüyor: Sahi, başarı neydi?

Belki de yanlış yerlerde aradık onu. Başkalarının alkışlarında, kalabalıkların onayında, sayılarla ölçülen sonuçlarda… Oysa insan, en çok kendiyle baş başa kaldığında dürüst olur. Ve o sessizlikte fark eder bazı şeyleri: İçten içe huzursuzsan, gerçekten başarmış sayılır mısın?

Başarı belki de sabah uyandığında içinin sıkışmamasıydı. Günün sonunda “yoruldum ama değdi” diyebilmekti. Herkesin gittiği yoldan gitmek zorunda olmadan, kendi yolunu çizebilmekti. Küçük şeylerden mutlu olabilmek, kaybettiğinde yıkılmadan yeniden başlayabilmekti.

Bize hep zirve gösterildi. Oysa kimse yolun nasıl hissettirdiğini anlatmadı. O yol yalnız mıydı, ağır mıydı, insanı kendinden uzaklaştırıyor muydu? Bunları sormayı unuttuk. Belki de asıl mesele zirveye çıkmak değil, çıkarken kim olduğumuzu kaybetmemekti.

Bugün dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum: Başarı, tek bir tanımı olan bir şey değil. Kimi için büyük hayallerin peşinden gitmek, kimi için sade bir hayat kurmak. Kimi için kazanmak, kimi için vazgeçebilmek. Ama hepsinin ortak bir noktası var: insanın kendine yakın olması.

Sahi, başarı neydi?

Belki de başarı, sonunda kendine yabancılaşmadan yaşayabilmekti.