Elbette… Kim rezil olmak ister ki? Hele ki, neredeyse herkesin “Vezir” olmak istediği şu zamanda…
…
Kısım kısım ithal etiketlerin, insanımıza, bizlere, neler yaptığını-yaptırdığını, zannedersem biraz kavradık buraya kadar. Şimdiyse, çok “yanar dönerli” bir konuya geldik ki, ipin üzerinde kırk yıllık bir cambaz gibi ilerlememiz gerekiyor. Girişte, hatırlatma ihtiyacı hissettim naçizane; lütfen, diyeceklerimi daha dikkatli okumaya çalışınız sevgili okuyucum; üzerine alınan olursa da, şunu belirtmek isterim:
İnsanları incitmek amacı gütmedim, gütmüyorum. Amacım, “hayatlarında bir tuhaf huzursuzluk olduğunu” hissedenlere, ufak tavsiyeler vermek (kendi bildiğimce-düşündüğümce)...
ARTIK BİR YANILGI; “SAYGI-YARGI”
“Saygı” kazanılır. “Saygı kazanana da, saygı duyulur.”
Anlayacağınız, önünüze gelen herkese; “Saygı duyarak, sizdeki saygı kavramının kalitesini düşürmeyiniz. Onu, bol kullanarak, itibarsızlaştırmayınız. Bırakınız, önce hak etsinler…” Fakat; bu “Asla bir büyüklenme, bir kibir, varsayım bir yargı aralığına dönüşmemelidir sizin için. Bunun dengesini yakalamak size kalıyor, kendi -insanlık ederinizi- de buradan tahlil edebiliyorsunuz zaten.”
SAYGI/YARGI ÜZERİNE, İKİ İNCE MEVZU;
Kimlere kimlere saygı duyduğumuzu gözden geçirirsek, “Benim bedenim, benim kararım, saygı duy!” ile başlayan (bence) bir kıyım aralığı var ki sormayın. Kısaca; “Anlık zevklere feda edilen, hayatlar” diyorum onlara.
“Bir çeşit cinayettir bu ama” dediğinizde, cevap hazır:
“Bebek şu aylara gelene kadar, ceninde can/ruh yokmuş.Hem esas cinayet, bakamayacağın çocuğu yaparak, toplum içine bırakmak değil midir?”
Bakınız ki, bunu, “emin” bir şekilde tam manasıyla söyleyebiliyorsanız, buyurun o halde, vücudunuzdaki habis bir ur gibi kurtulun evladınızdan. Fakat; “Bilim, şu an, buraya kadar tahlil edebiliyor, işin sırrına tam vakıf değiliz ve mevzu insan hayatı. Can/Ruh/Bilinç gelmiş olabilir de, olmayabilir de, çünkü hücre dahi vücudun en küçük birimi olarak canlıdır ve kendi çapında hücresel bilince sahiptir.” diyorsanız, orada durun. Çünkü; ne bilim insanları görmüştük ki, yeni bir bilgi edinene kadar; “Yanılmışlardı.”
(Ki, İslami olarak da Galu belada, ruhların, bedenden önce yaratıldığı söylenmektedir)
Haliyle takdir edersiniz ki, şu şartlarda bile hava tahmini yapılırken, bu bilgi %99,99 olarak sizlere aktarılmakta, eh, “kimi incelikli konularda” 0,01’lik bir yanılma payı, ufak gibi görünüp, sizleri “Bilimin(!) şaşmazlığına/şu anki yeterliliğine” inandırmasın. Bu yüzdendir, (şahsen ben) ortada geçerli hiçbir sebep bulamazken, “Bakamayacağım, bu dünyaya çocuk getiremem, ya büyütemezsem, hayır daha erken” gibisinden “şahsi gelecek kaygısı” üzerine öz evladının hayatını, henüz başlamadan bitiren, “herkesi düşünüyorum görünümlü bencil düşünceye” saygı duymuyorum. Haa… Ancak, yukarıda bahsettiğim sebepler üzerine kürtaj yaptıranları da “yargıla(ya)mıyorum”.
Bir başka örnek vermek istersek; “Eşcinsellik”… Kimler kızlarının, yahut oğullarının, eşcinsel olmasını, bu şekilde hayat sürmesini ister? Ciddi ciddi kendi öz evladınızın böyle olması karşısında, hiçbir şekilde üzülmeyeceğinizi-en ufak bir burukluk dahi yaşamayacağınızı, kimseye/kendine zarar vermeyeceğini, hatta kendi yolunu bu şekilde çizdiği için onu takdir ederek destekleyeceğinizi, onla gurur duyacağınızı rahatlıkla söyleyebiliyorsanız, buyurun, saygı duyun, ona bir şey diyemem. Fakat; (şahsen ben) Saygı duymuyorum. Çünkü, an geliyor, kendi evladım üzerinden yerine koymaya çalışıyorum ki, farazi bir evlat bu… (Allah korusun) Aklım almıyor. Bu noktada, saygı duyamıyorum amma ve lakin, yargıla(ya)mıyorum da.
Bu ayırdım için; zannedersem şöyle bir düşünce aralığından faydalanabiliriz;
“Ben, bahsini ettiğim kimselerin yaşadıklarını, bire bir yaşamadım. Nasıl bir his olduğunu bilmiyorum. Bu yüzden, onları yargılayamam. Hatta bire bir yaşasam bile, aynı insan değiliz, aynı yaşantı-tecrübe-bilgi aralığına sahip de değiliz… Zira, kim bilir ne çeşit buhranlar içindedir. Hoş, kimse bana, bir gün bunları yaşamayacağımın garantisini de vermiyor… Ama, doğru bir davranış olmadığını düşünüyorum.” Çünkü;
1) (Sevip sevmemek sizin derdiniz fakat;) Çocuk, güzel bir şey, kim bunun aksini iddia edebilir ki? Kendimin olmasa da, bir çocuk görsem kendi kendine oynayan, gülümsemeden ve yer yer hüzünlenmeden duramıyorum. Kendi çocukluğumu anımsıyorum. “Ne oynardım be parklarda…Salıncak sırası beklerdik ya usanmadan.” dediğim olmuştur hatta gayri ihtiyari. Hayat koşuşturmasında kendini unutmuş -iyi- insanların, bunu anımsamaya ihtiyacı var galiba…
2) Mevcut çocuklara da, ilerleyen zamanlarında, birinci maddedeki çocukların devamı için ihtiyacımız var. Onlara olumsuz örnek teşkil edecek kimselere -saygı- duyarak, bu çocukları farkında olmadan, bu çeşit tutumlara teşvik etmek/durumu normalleştirmek istemiyor, kürtaj masalarında canları yansın, komplikasyon sonucu hayatları riske girsin, yahut, farklı ilişkiler üzerine yaşamlarını “meyvesiz” harcasınlar, ya da “Çocuk da olsun” diye “kuluçka makinesi mantığı evlenerek” pür bencillik, başkalarının canını acıtsınlar fikrine, katlanamıyorum. “Sadece, şahsi bir -keyif- için…”
Özetle;
Saygı, kişiseldir. “Yargı” ise, (inanılan) “Yargıcı” tanımakla başlar…
“Ben, bu noktada, kendimi yeterli görmüyorum…” Ama; yargı üzerine şunu söyleyebilirim galiba: Yargı, “Esas Yargıç’ın”, yargı üzerine getirdiği sınırları “ilim-referans” edinmiş kimselerin işidir. Hani bazen “ŞERİAT” diyoruz, orada bi duruyor, ne yapacağımızı şaşıyoruz ya… Adalet algımız bir değişik hallere giriyor ya… Hani bir taraf “Şeriat’a hayır” derken, bir taraf “Şeriat istiyoruz” diyor ya… Hani hepsinden öte bir kısım da; “Şeriat’ın, önce manasını anlamak lazım, kelimelere takılmayalım lütfen, bi okuyalım” diyor ya… Hani bazen insan “Gerçekten, yargıçlık işini layığıyla yapacak bir adam kaldı mı ki?” diyor ya…Onun gibi.
Biraz da şunun gibi: “Yeri geliyor bir masuma üzülüyor ve karşısında suç işleyene, bu idamlık, eli kırılsın, bacağı kopsun, işte böylelerini sallandıracaksın diyoruz. Bazen de, birini görüyor, ilk kez böyle bir işe kalkışmış, yaşı da ufak… O zaman da, ama insan hakları, aç olmasa çalmazdı, nefsi müdafaa gibi olmuş vurmuş, belki imkan sağlanabilirdi, düzelebilirdi, önce bi uyarı cezası alsaydı, ya da caydırıcı bir şeyler, ibretlik bir şeyler olsaydı- diyoruz ya… Kafamız karışıyor ya hani… Hata-Suç ayırımına takılıyoruz ya hani…Hani biz tam bilmiyoruz ya “Şeriat’ı”… “Şeriat” cepte dursun, biz şu an uygulanmakta olan mevcut “Adalet Sistemini” dahi tam manasıyla öğrenmedik ki…Ondan… Belki de ikisini mukayese için, önce ikisini de iyice bilmek lazım…
Burada bana da, “Hakkımızda hayırlısı diyerek miktarınca sus” düşer ve bu mevzunun ithal etiketinin tayinini, düşünmeniz-araştırmanız için, size bırakıyorum.
TANIM ARALIĞI DARALAN BİR KAVRAM: BAŞARI
Başarı… Artık “Bireysel” ve “Kağıtta yazıyor.” takdir edersiniz ki. Hatta kimileri için; Ederiniz = Bitirdiğiniz Okul (yahut o okulun başarısı)
Ne acı… Başarı bugünkü tanımı ile, bir çeşit “yarış” biçiminde, yer yer kapışma halini almış durumda, bilmem farkında mısınız? Biraz; “Kaplumbağa-tavşan” yarışı gibi… Tavşan, kaplumbağaya oranla elbette yaradılış olarak daha hızlı ve onları “Hız müsabakasında” bir araya getirmek yeterince uygunsuz iken, kaplumbağa da tavşanın bir hatasını, kendi lehine çevirerek yarışı kazanıyor iyi mi? Eh… Kaplumbağa bi dursa, uyuyakalan tavşanı bi dürtse “Kalk arkadaşım, yarıştayız, uyuyakalmışsın. Seni bu şekilde yeneceğimi bilsem bile, bunu kendi meziyetlerim ile değil, senin hatan ile yapmış olurum. Kalk, yeneceksen yen!” dese? Kaplumbağanın başarısı(!), nasıl bir başarı oldu şimdi?
(Devamı gelecek)
-
-
-