Bakınız ki;
Şahsen, başarıyı, “Sen önde isen, arkandan gelenlere de bunu nasıl yaptığını anlatarak, hep beraber öne geçmek… Hep beraber öne geçebilenlerle, okulu öne geçirmek… Okulu öne geçirince, diğer okullara da bu yöntemi uygulatarak onları da öne geçirmek… Tüm okullar öne geçince, vatanı öne geçirmek… Vatanı öne geçirince de, kısım kısım halkı öne geçirmeye başlamak… Sonra ülkece, hep beraber önde/öncü olmak…Öncü olup, dost/komşu ülkelerle de bu yöntemi öğrenmeleri için kapıları açmak… Bu yöntemi öğrenmek isteyip de gelenleri, kendi okullarımızda ağırlamak… Onlar da bizimle birlikte öne geçince... Komşular üzerinden ilerleyen bir öncülük ağı ile, dünyaca bu başarıyı yakalamak” olarak tanımlayabiliyorum… Bakınız ki “başarı”, vatanımızın başarısı oluverdi, oradan da dünyanın… Sizin şahsi algıladığınız ve kendinize sakladığınız başarınıza göre, yaşadığınız dünyanın başarısını, karşı karşıya bi tartar mısınız şimdi?
O halde bana, gerçek başarının ne olduğunu söyleyebilir misiniz?
“Beyin göçü” yaşamıştık ya hani bir ara… İşte… “Yerli mahsulün yabancı ambalajı” demiştim ya taa en başında, böyle bir şey... Kaplumbağa hile yaparsa… “Tavşan dağa küser”…
Sonuç olarak:
Tavşanlarımızı dağlara küstüren bizler, hız yarışlarında, kaplumbağalara muhtaç kaldık… Artık o tavşanlar, başka “ülkelerin” oldu.
Ah ithal etiketler…
İnsanlarımızı bu etiketler ile çağırmaktan utanmadık, sıkılmadık. Bir ufak konuşma aralığı tanımadan, sohbetlerimize katık etmeden, pek çok kişi için, bir uygun etiketini yapıştırıp, yolladık. Biz, bu kadar (nan)kör müydük? Biz, olacakları, en başından nasıl oldu da tahmin edemedik? Bizler, görmedik mi tarih sayfalarında? Hun korkusuna, Çin setti yapanların, kendi prenseslerini “evlenmelik” verip de, koca bir Hun imparatorluğunu nasıl “içten” çökerttiklerini okumadık mı? Ne demeye aldık, bizim olmayan şeyleri peki? Bizim olanlar dururken, nasıl bizim olmayanları istedik-isteyebildik?? Nasıl güvendik de, tüm bu etiketlerin gelişmesine, gelişe gelişe klişeleşmesine-odunlaşmasına, odun olup kafalara vurulmasına izin verebildik?
Demiyorum ki “Soy sop”…Bunun açıklamasını yaptım; amma ve lakin araştırısız, soruşturusuz kabullenişler, pür “dostluk bakışı” ile gelen “savunmasız kalışlar”, hep bizim tarihimizde var…Evet,acıdır ki biz, kendi tarihimizi tekerrürden kurtaramadık, yaptığımız yineli hatalarla (Ama ümit var her zaman). Biz, karşımıza her çıkanı, “bizim gibidir” zannettik de koynumuza sardık, eh haliyle “Koynumuzda yılanlar da besledik, çocuklarımızın yanında.” Zordur, hepsini, şu ana kadar tüm bahsini açtıklarımı, özeleştiri ile sorgulamak. “Gerçekten zordur.” Çünkü insan, kendi hatasını, göremeyecek kadar “kendi tarafını tutar”… Ama; mevzu bahis, biz gibi görünüp, bize ait olmayanlar… Bu yüzden karşınıza kendinizi alın ve bir süre düşünün.
İşte, karşınızda size bakan, tuhaf birisini bulduysanız,
Ya etiketlenmişsinizdir, yahut etiketçisinizdir, ya da etliye sütlüye karışmayan, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı birisinizdir.
…
İthal etiketler…
Kaybedilen yollardan sonra gelen, yolsuzluklar…
Omuz omuza yürüdüğümüzü unutup, omuz atanlar…
Latife, Abdullatif’lerin işi iken, onu espri edip, sallapati estirenler…
“Önce ben” dediği için, “öncü” olamayanlar…
“Ver” dediğinden, “Sadece almayı bilenler”…
Para biriktirirken, “insan biriktiremeyenler…”
“Selam” sakındığından, “Selam” görmeyenler…
“Ne varsa kapalılarda var” deyip, kendini kapatanlar…
“Hep bu açıklar yüzünden” deyip, sığ sularda kalanlar…
Kısacası;
Hakk’sızlık ile başlayan haksızlıklar…
Bir zaman sonra bakarsınız ki tüm bu ithal etiketler; “Kaşıntı”ya sebep olmuş. Ya kesip atarsınız cildinizi rahatlatırsınız, ya da kaşıya kaşıya yara edersiniz teninizi. Nitekim; bizler “Pamuklu” giymeye alışkınız… Pamuk yüzlere… Pamuk dillere… Pamuk ellere… Pamuk gönüllere…“Üzerinde size, nasıl davranmanız gerektiğini tembihleyen ibareler bulunan, Sentetikler”e değil…
Sevgi ve saygıyla kalın…