Düzenin bozulduğu, belirsizliklerin arttığı bir dönemdeyiz. “Yeni Dünya Düzeni” öncesinde “kaotik dünya”da var olmaya çalışıyoruz. Önce Ukrayna-Rusya, sonra İsrail-Filistin, daha sonra İsrail-ABD-İran, şimdi ise Yemen-Suudi Arabistan savaşları. Yeni çatışmalar ve savaşlar kapıda.

Küresel gerilimlerin tırmandığı bu dönemde, büyük güçler arasındaki rekabet, olası bir Üçüncü Dünya Savaşı senaryosunun her an gerçekleşebileceğini gösteriyor. İnsanlık tarihi boyunca Orta Doğu, küresel güçlerin hep rekabet merkezi olmuştur. Stratejik konumu nedeniyle Orta Doğu, dünya savaşlarının hem tetikleyici gücüdür hem de savaşların sonunda en çok zarar gören coğrafyalardan biridir.

Antik Bronz Devri'nden (MÖ 3300-1200) itibaren Orta Doğu sürekli savaşlara ev sahipliği yapmıştır. Bunun birçok nedeni sayılabilir: Bereketli toprakların bulunması, İbrahimî dinler için kutsal merkezlerin varlığı, zengin petrol yataklarına sahip olması ve stratejik ticaret yollarının bölgeden geçmesi.

Her iki büyük dünya savaşının kaybedeni, Orta Doğu bölgesinde yaşayan halklar olmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolündeki bölge, Sykes-Picot Antlaşması ile Birleşik Krallık ve Fransa arasında paylaşılmıştır. Adı geçen devletlerin sınırları, Birleşik Krallık'ta masa başında cetvelle çizilmiştir. Bölgesel gerçekler göz ardı edilerek belirlenen yapay sınırlar, bugün bölgede devam eden kronik sorunların temelini atmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası, bölgedeki İngiliz ve Fransız manda yönetimleri zayıflamıştır. Savaşın ardından, 1948'de İsrail'in kurulmasıyla Orta Doğu'da dengeler değişmiş; bölgede bugüne kadar süren Arap-İsrail çatışmaları başlamıştır.
Orta Doğu'yu kontrol edemeyen hiçbir güç, dünya gücü olamamıştır. Emperyalistlerin çıkar çatışmalarının merkezinde yer alan Orta Doğu, 28 Şubat 2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasında patlak veren savaşla, yıl boyunca devam eden saldırılarla büyük bir krize sürüklenmiştir. ABD-İsrail-İran arasında başlangıçta askerî amaçlı yapılan saldırı ve çatışmalar, zamanla geniş bir bölgeye yayılmış ve giderek sistematik bir krize dönüşmüştür.

İran'ın Arap ülkelerindeki ABD üslerine yönelik füze saldırılarıyla genişleyen savaş, Orta Doğu'daki ateşi harlayarak mevcut fay hatlarını hareketlendirmiştir. Yemen'deki Nasrullah’ın (Husiler) çatışmaya dâhil olmasıyla savaş Kızıldeniz'e kadar yayılmıştır. İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması, küresel enerji piyasaları açısından önemli bir risk oluşturmuş; deniz güvenliğindeki aksamalar, kırılgan olan ülke ekonomilerini zora sokmuştur.

ABD'nin İran'a yönelik askerî müdahalesi, kontrolden çıkarak bölgesel ve küresel bir savaşa dönüşme riskini de beraberinde getirmiştir. “Orta Doğu'yu kontrol eden dünyayı da kontrol eder” yaklaşımı, Üçüncü Dünya Savaşı'nın da merkezini belirlemiştir.

Büyük güçlerin çıkarlarını koruma çabalarının küresel çatışmalara yol açabileceği endişeleri giderek artmaktadır. Temel sorun, savaşın nasıl sona ereceğinden ziyade, savaş sonrası nasıl bir bölgesel düzenin ortaya çıkacağı ve bunun küresel boyutlarının ne olacağıdır.