Gözümüzü açar açmaz bir yerlere yetişme telaşı, içimizde tarif edemediğimiz bir sıkışmışlık. Sanki geç kalmışız gibi, sanki hayat bizden önce başlamış gibi.
Ben de öyleyim… Hep bir acele, hep bir yetişme hali. Yürürken hızlanırım, hatta düşerim sıkça konuşurken hızlanırım, yaşarken bile hızlanırım. Ama çoğu zaman durup düşünmem: Neye yetişiyorum?
Bugünkü yazımda biraz kendimizden söz etmek istedim…
Kadın olmaktan, yaşamaktan, ayakta kalmaktan.acele ile yaşamak
Kadın… Çoğu zaman çalıştığı kadar var olan, ürettiği kadar değer gören biri. Sanki başarmak için kodlanmış gibi. Parıltısı başarısında, değeri emeğinde ölçülür. Oysa onun da bir hayatı vardır; sadece çoğu zaman bunu yaşamaya fırsat bulamaz.
Ben de çoğu kadın gibi aceleyle yaşıyorum hayatı.
Ev, iş, sorumluluklar, beklentiler… Hepsine yetişmeye çalışırken kendimi de araya sıkıştırıyorum. Ama ne kadar yetişirsem yetişeyim, içimde hep bir eksiklik duygusu kalıyor.
Bazen bir fincan kahvede buluruz huzuru. Yorgunluğumuzu bir bardak çaya bırakırız. Sorsan anlatmayız içimizdekileri… Çünkü güçlü görünmek, çoğumuzun hayat mottosu olmuştur.
Evine, işine, çocuklarına koşarken aslında tek başına var olmayı başarır kadın. Mutluluğu küçüktür belki ama hissettirdiği dağlar kadardır.
Kadın olmak zordur… Hem de doğduğun andan itibaren.
Bazen kendime sorarım: “Bunca şeyi nasıl başardım?”
Zorluklarla mücadele etmeyi, anlaşılmasam da kendimi anlatmayı, üzerime gelen hayatın yükünü taşımayı nasıl öğrendim?
Ama bir yandan da şunu fark ediyorum…
Bu acele, sadece bir alışkanlık değil. Bir yük. Bir baskı.
Yetiştirmem gereken işler, karşılamam gereken beklentiler, bitmeyen sorumluluklar… Hepsi beni hızlandırıyor.
Ve ben hızlandıkça, hayat sanki benden kaçıyor.
Acele ederken küçük ayrıntıları kaçırıyorum. Bir gülümsemeyi, bir bakışı, bir anı…
Ve fark ettiğimde, çoktan geride kalmış oluyor.
Günler geçiyor, saatler akıyor… Ama hep aynı telaş, aynı koşuşturma.
Peki neden?
Hayat zaten akıp gidiyor.
Ama biz o akışın içinde, küçük mutlulukları görmeden geçip gidiyoruz.
Sabah mutlu uyanmak varken, zihnimizdeki karmaşayla başlıyoruz güne.
Koşarak girdiğimiz iş yerinde, geride bıraktığımız duyguları unutuyoruz.
Zaman bulamadığımız mutluluklar, belki de bir daha hiç yaşayamayacağımız anlara dönüşüyor.
Hayatın tekrarı yok.
Ama biz her gün aynı telaşı tekrar ediyoruz.
Sevdiklerimize ayıramadığımız zaman, yaşayamadığımız duygular…
Ve içimizde büyüyen o soru:
Bu acelenin sebebi ne?
Gerçekten neye yetişiyoruz?
Belki de biraz yavaşlamayı öğrenmeliyiz.
Bir an durup nefes almayı…
Kendimize yetişmeyi.
Çünkü hayat, yetişmeye çalıştığımız şey değil…
Kaçırdığımız o küçük mutlulukların ta kendisi maalesef.
Ya sizde de öyle mi ?