Bana zaman zaman soruyorlar:
“Bu kadar yoğun temponun içinde kendine nasıl vakit ayırabiliyorsun?”
Gülümsüyorum.
Çünkü aslında cevabı çok basit:
Kendime vakit ayırıyorum.
Hem de bunu yapabilmek için hayatımın sakinleşmesini beklemiyorum.
Çünkü hayatın sakinleşeceği günü beklerseniz, kendinize ayıracağınız zaman hiç gelmeyebilir.
İşler bitmiyor.
Sorumluluklar bitmiyor.
Telefonlar susmuyor.
Yapılacaklar listesi hiçbir zaman tamamen boşalmıyor.
Ama ben bütün bunların arasında kendimi unutmamayı seçiyorum.
Ve belki de bunun bir başka güzel tarafı daha var:
Üstelik yaşlanmıyorum.
Yıllar geçiyor elbette.
Takvim yaprakları eksiliyor.
Ama insanın ruhu kendisine zaman ayırdıkça yaşlanmıyor.
Çünkü bazı insanlar yaş aldıkları için değil, kendilerini yıllarca ihmal ettikleri için yoruluyor.
Ben de hayatın bana ayırdığı zamanı beklemek yerine, kendime zaman ayırıyorum.
Çünkü biliyorum ki insan kendisini sürekli ertelerse, bir gün hayatın bütün sorumluluklarını yerine getirmiş ama kendi hayatını yaşamamış olabilir.
Herkes aynı kelimeyi söyler: Hayat.
Ama herkes başka bir hayat taşır içinde.
Kimi, “Mecburen yaşıyorum,” der.
Kimi, “Bu hayat bana seçme hakkı verilmeden verildi,” diye geçirir içinden.
Kimi özgürlüğün tadını çıkarır, mutludur.
Kimisi ne mutlu ne mutsuzdur.
Sadece sabah uyanır, çayını içer, günü karşılar ve akşamın nasıl geldiğini anlamadan bir günü daha geride bırakır.
Belki de çoğumuz, yaşamakla oyalanmak arasındaki farkı fark etmeden geçiriyoruz ömrümüzü.
Bir çocuk doğar.
Büyür.
Okul…
Sınavlar…
İş…
Gelecek kaygısı…
Sonra evlilik, çocuklar, sorumluluklar…
İnsan hep bir sonraki durağa hazırlanır.
“İleride rahat ederim,” der.
“Şu iş bitsin…”
“Çocuklar büyüsün…”
“Borçlar kapansın…”
“Biraz para biriktireyim…”
“Sonra yaşarım.”
Ama o “sonra” hiç gelmez.
Çünkü hayat, tam her şey yoluna girdi dediğiniz yerde önünüze başka bir sorumluluk çıkarır.
Daha altını kavurduğun biber rengini değiştirmeden telefon çalar.
Daha yorgunluğunu atamadan yeni bir gün başlar.
Yarın yaparım dediğin ne varsa, bugün kapını çalıverir.
Biriken ütüler…
Ödenmesi gereken faturalar…
Yetişilecek işler…
Bakılacak insanlar…
Tutulacak sözler…
Ve insan fark etmeden hep kendini erteler.
Aslında ertelenen bir tatil değildir.
Ertelenen biziz.
Deniz kenarında çıplak ayaklarla yürümek isteyen yanımızdır.
Yıllardır dilimize dolanmış ama söylemeye fırsat bulamadığımız şarkıdır.
Yağmur altında sebepsizce yürümektir.
Kahkahadır.
Gençliğimizde kurduğumuz hayallerdir.
Belki bir gün Karadeniz'i görmek…
Belki bir tren yolculuğuna çıkmak…
Belki de sadece bir akşam hiçbir şey düşünmeden gökyüzüne bakmaktır.
Çünkü insanın istediği her zaman büyük şeyler değildir.
Bazen sadece biraz durmak ister.
Bir bardak çayı acele etmeden içmek…
Bir dostla uzun uzun konuşmak…
Sevdiğine sarılmak…
Bir şarkıyı sonuna kadar dinlemek…
Kimseye yetişmek zorunda kalmadan yürümek…
Ama biz bunları bile “sonra”ya bırakırız.
Bize okumayı öğrettiler.
Yazmayı öğrettiler.
Para kazanmayı…
Ayakta kalmayı…
Mücadele etmeyi…
Güçlü olmayı öğrettiler.
Ama kimse bize kendimizi ihmal etmeden yaşamayı öğretmedi.
Kimse hayatın yalnızca ekmek kazanmak olmadığını söylemedi.
Kimse insanın bazen hiçbir şey yapmadan oturup gökyüzüne bakmaya da hakkı olduğunu anlatmadı.
Oysa insan bazen bir türküde yaşar.
Bir çocuğun gülüşünde…
Bir dost sohbetinde…
Akşamüstü esen serin rüzgârda…
Sessizce içilen bir bardak çayda…
Sevdiği insanın gözlerinde…
Belki de hayat dediğimiz şey, büyük mutlulukların peşinden koşmak değil;
küçük sevinçleri fark edebilmektir.
Çünkü insan sadece nefes aldığı için yaşamış olmaz.
İnsan içinden geçenleri susturmadığında yaşar.
Güldüğünde…
Sevdiğinde…
Bir şarkıya eşlik ettiğinde…
Bir çocuğun başını okşadığında…
Kendi sesini yeniden duyabildiğinde yaşar.
Ve belki de en büyük yorgunluğumuz çok çalışmaktan değil;
kendimizi yıllardır bekletmekten geliyor.
Saatler aynı saatler aslında.
Bir dakikanın altmış saniyesi değişmedi.
Güneş her sabah aynı yerden doğuyor.
Ama biz zamanın peşinden koşarken kendi hayatımızı kaçırıyoruz.
Takvimler ilerledikçe sorumluluklarımız büyüyor.
Biz ise kendi içimizden biraz daha uzaklaşıyoruz.
Sonra bir gün aynaya bakıp kendimize soruyoruz:
“Ben ne zaman bu kadar yoruldum?”
Belki de cevap çok uzaklarda değil.
Kendimizi hep sonraya bıraktığımız için…
Hep bir şeylerin bitmesini beklediğimiz için…
Hep “Bir gün…” dediğimiz için…
Oysa hayat, bütün işlerimiz bittiğinde başlamıyor.
Yapılacak işler hiç bitmeyecek.
Sorumluluklar hep olacak.
Bir fatura bitecek, başka bir fatura gelecek.
Bir mesele çözülecek, başka bir mesele çıkacak.
Eğer hayatın tamamen sakinleşeceği o kusursuz günü beklersek, belki de yaşamaya hiç fırsat bulamayacağız.
Ömür ise beklemiyor.
Sessizce ilerliyor.
Ve insanın yarına bıraktığı kendisi, bir gün dönüp ona sessizce şunu soruyor:
“Başkaları için bu kadar koştururken, bana ne zaman sıra gelecekti?”
İşte insan en çok o gün üzülür.
Takvimde eksilen yıllara değil…
Yaşayamadığı anlara…
Söyleyemediği sözlere…
Gidemediği yerlere…
Saramadığı insanlara…
Ve en çok da kendisine ayırmadığı zamana…
Belki de hayat bize daha fazla zaman vermeyecek.
Ama elimizde olan zamanı nasıl yaşayacağımıza hâlâ karar verebiliriz.
Bugün bir bardak çayı biraz daha yavaş içebiliriz.
Bugün sevdiğimiz birini arayabiliriz.
Bugün uzun zamandır görmek istediğimiz bir yere gidebiliriz.
Bugün gökyüzüne bakabiliriz.
Bugün kendimize biraz olsun izin verebiliriz.
Çünkü hayat, “bir gün” diye beklediğimiz yerde değil.
Hayat tam da şu anda.
Ve belki de kendimize vereceğimiz en güzel söz şu:
Herkese yetişmeye çalışırken kendime geç kalmayacağım.
Herkesi düşünürken kendimi unutmayacağım.
Hayatı ertelemeyeceğim.
Kendime ayıracağım zamanı, hayatın bana bırakmasını beklemeyeceğim.
Çünkü artık biliyorum:
Ertelediğim şey hayat değilmiş.
Kendimmişim.
Ve insan kendine vakit ayırdıkça, yalnızca hayatı değil, kendini de yeniden buluyor.