Azerbaycan, Bosna-Hersek, Çeçenistan, Afganistan, Filistin, Irak, Suriye, Somali, Mısır, (şu an)Nijerya…
Bu kadarına “tesadüf” diyebilir misiniz?
Peki ya ondan sonra, sıradaki kim dersiniz?
Bizleri, biz yapan ahlaki değerlerimizi erozyona uğratarak, bu işlemi tarihlere-takvimlere yayarak, aslında en çok bizde bulunması gereken bir özellikle, “sabırla” yaptılar bunu. “Kadın”ımızı kullandılar…Onları korumak güdüsünü dengeleyemeyerek aşırıya kaçanlar da olmadı mı? Oldu tabii ki, gördük… Bunun en acı örneklerini yaşadık “Kimi sinirli dostlarımızda”… Taşlayıp öldürdüler analarını… bacılarını…(Diri diri toprağa gömmekten, ne farkı kaldı?!)
Satır arasında;
“Bir kimya bilgisi anlatır ki, (ideal şartlarda, diğer tüm değişkenler sabit iken) hacmi ne kadar daraltırsanız, basınç o kadar artar… “Hacmi daralttılar”, yerlerini işgal ettiler, korumayı abarttılar, -silahla demokrasi(!)- getirildi… Sonra da “yüksek basınç’tan” “Öfke patlaması” yaşandı…
…
“Ekonomik şartları zorlayarak, çalışmak istemeyen kadını da buna mecbur ettiler.Üstelik işin bir de –sosyal statü- kısmı vardı ki, hiç sormayın…” Çünkü iyi biliyorlardı, bir bütünen insan neslini yetiştiren, kadınlardı. Biliyorlardı… “Artık insanlar, ürettiğinden çok tüketmeye alıştırılmıştı.”
(Aslına bakacak olursanız; “Biz Müslümanlığımızı unuturken, yabancıların(!) olan bitenden habersiz bir kısım halkı, Müslüman’da bulunması gereken kimi ruhi sınırlarla yaşamaya başladı)
Ah…Kadın…
Peki ya, tüm bu hengamenin içinde,
“Ahlak” nerede gitti?
Hemen söyleyivereyim; “Tabu (dokunulmaz)larınızı yıkın – sınırlarınızı zorlayın sloganıyla, öyle bir tabu oturttular ki zihinlere, kimse SANAT dendi mi, sesini çıkaramadı.”
Tüm yıkılan tabuların üstündeki, tek tabu: “SANAT İÇİN”
Sahi sizin sesiniz çıktı mı, “sanat için” denildiğinde?
Benim çok çıktı… Bu sebeple, ben de etiketlendim ve elinde “insana etiket cihazıyla” gezenlerce yine etiketleneceğim. Hayırlısı olsun, ne diyelim…Neyse;
SANATTA SINIR OLMALI MI?
Bu soruya (bizzat) vereceğim cevap: “Evet, kesinlikle sanatta sınır olmalıdır.”
Nitekim, sınırsızlık, beraberinde “Aşırılığı” getirir. “Her şeyin fazlasının zarar” olduğunu evvel Allah bilen insanlar olarak, madde bazında, bir kimya bilgisi de bunun kanıtıdır. “Doğadaki her şey zehirdir. Mühim olan, onun kullanım dozudur.” Bedenen, yüksek miktar (hayat kaynağı olan) su tüketiminden mütevellit, ölümcül su zehirlenmesi dahi varken… Zihinler, “sanatta sınırsızlık” ile nasıl zehirlenmesin?
“Sanat” kavramını kullanarak, önüne gelen her şeyi, imgeleme, metafor, ironi, sarkazm, soyut anlatım vb kavramlar ile sanattan saymaya başlayan insanlık, maalesef sanat için elle tutulur bir tanım aralığı bırakmadı, günümüzde. Bunlara, belirli sınırlar dahilinde elbette karşı değilim, ancak dediğim gibi “sınırlar dahilinde”. Nitekim bir “peçete” hikayesi vardır ki meşhur Bedri Bey’e ait, söylemeye dilim varmıyor inanın. “Pop art” (Popüler resim/sanat) ile başlayan aşırılıklardan sizlere bahsedecek kadar terbiyem de müsaade etmiyor ve fakat şu kadarını söylemek isterim: “Sanatçı(!)ların pek çoğu, artık ilham(!) almak için illegal maddeleri ve gayri ahlaki ilişkileri kullanıyor.” Anlayacağınız, ilhamın yönü değiştiği için, bariz bir sanat güzelliğinden, onun “görecesinden” öte maneviyat muhteviyatından, yeteri kadar bahsedemiyoruz.
“Sanat, popüler kültüre verdiğimiz, ilk şehittir sevgili okuyucular.” (Ama ümidinizi kaybetmeyiniz, bilirsiniz, şehitler, ölmez)
…
Yer yer değinmeye çalıştığım gibi, resim/heykeltıraşlık olsun, müzik olsun vb. pek çok ana sanat dalında, elbette “Kadın figürü” kullanılıyordu. “Ahlak”, kadından geçiyordu… Kadını, ne kadar çıplak bırakabilirlerse, ahlak da o kadar soyunacaktı. Onu, bir arada tutan sınır özlerini, bir bir çıkaracaktı üzerinden. Ve artık, “Kral çıplak” hikayesindeki gibi, “Bu elbiseyi, sadece akıllı insanlar görebilir” fikrini de oturttular mı kafaya, kimse, o elbiseyi göremediğini iddia edemeyecekti. Çünkü, yakın tarihten şu zamana kadar, hiç kimsenin kendi aklından şikayet ettiği görülmemişti. (İnsan, diğer insanlar karşısında ,kendisine, kolay kolay akılsızlığı yakıştıramaz. Bu iyi bilinen bir zayıf noktadır sevgili okuyucular.)
Taa ki… Bu bilgiden(!) haberdar olmayan bir çocuk (masum akıl) kralı ilk gördüğünde, parmağıyla onu göstererek “Kral çıplak!” diyene kadar… Kimse, birbirine, “Sahi, kralı ben de çıplak görüyorum” diye itiraf edememiş olacaktı… Bu arada, “olmayan atlası” biçip ölçen hırsız terziler, çoktan sırra kadem basacaktı…
Artık şimdi, takdir edersiniz ki; “KRAL ÇIPLAK!” diye bağıracak çocuklar yetiştirmekten, hayli uzağız sevgili okuyucular. Çünkü, artık, onlara, “olmayan atlastan nasıl elbise dikilebileceğini” anlatıyoruz. Farkında mıyız?
“Sanat diye bir ceset vardı ortada, birkaç entel(!) çekmişti tetiği terlemeden,
"Sanat uğruna" dendi mi, ne don kalırdı indirilmedik, ne de haberdarlık edepten.”
Zannedersem işin özü budur…
SANAT NE İÇİN PEKİ?
İşte, bununla beraber öyle ithal etiketler yapıştı ki üzerlere;
“Sanat düşmanı” … “Düz insan” , “At gözlüğü ile bakıyorsun” , “Ne anlar o sanattan?”
Bakınız ki, kimi insanlar, gerçekten sanattan anladıkları için bu tip sanat(!)ları kabulde güçlük çekiyor, zira, senelerce mesleği “Şarkıcı” olan herkese, “sanatçı” demeyi öğrettiniz. Bu ayırtımı yapmaya çalışan insanlar için de “Zevkler ve renkler tartışılmaz.” cümlesini kullandınız durdunuz. Kusura bakmayın, işin rengini de tartışırım, ne çeşit bir zevkten söz edilmekte olduğunu da… Çünkü, etkileyici bir şiir yazabilmek için önce sapkın bir acısal zevk yaşaması gerektiğini düşünenlerin filmini de gördük (Atlıkarınca filminde, kendi öz çocukları ile, ensest ilişki yaşayan bir babadan söz etmekteyim). Tarihler boyu gördük hem de… Ama dediğim gibi… Terbiyem bir yere kadar müsaade ediyor.
Oysa, daha klasik bir yerden, ilham yönü “Tek İlahı Allah’ı” olarak yol alabilmeyi başaranlar? Sınırlar dahilinde sınırsızlığı görenler? … Şiirde, müzikte, resimde vb. sanat dallarında “ölçü” ile günümüz şartlarını harmanlayarak, “Emek budur işte!” dedirtebilecek olanlar?
Bir Fuzuli gördük biz –su kasidesi- ile dillere destan, ki bir su ile, ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi “Aşkın her biçimi”. Bir N. Fazıl Kısakürek tanıdık, “Çile”yi, çeke çeke yazan… Kimleri gördük? Lale devrini, bir “Ebru” ile resmeden… Daha kimler vardı, 350 sayfalık bir romana çağlar sığdıran… Çiçekler için bahçeler – çimlikler düzenlenirdi eskiden de ve şu zamanla farkı, “o zaman çimlere basmaması, onları koparmaması gerektiğini herkes bilir ve basıp, koparmazdı.” “Sanatın saltanatlı zamanlarıydı…” Kıymetli zamanları…
Haa…
Çinicilik, halı dokuma, tezhip, minyatür, ebru ve diğer el sanatlarımız, elbette klasik kalacak değildi, elbette onları da ahlaklı fikirlerle, 21. yüzyıla göre yeniden yorumlayacaktık ve fakat, üniversite yıllarımda şuna şahit olmuşluğum vardır; bu bölümler, daha düşük not ortalaması ile öğrenci kabul ettiği için, diğer bölüm öğrencilerince direnç kazanmıştı bir dönem. Biz, kendi kültürümüzü “tercihen” öğrenebiliyorduk, ama “yabancı kültürü/sanatı” her bölüm alıyordu.” anlatabiliyor muyum? Bir de, işin, sanat-ticaret , arz- talep dengesi vardı… Bu denge yer yer bozulunca, bir yerde “maddi kazanım” olarak ele alınan sanat, (başta da belirttiğim gibi) maneviyattan uzak bir halde, ancak “insan eli sanayisinin, birkaç fabrikasyon ürünü” olmaktan ileri gidemedi yazıktır. İsim yapan kimi sanatçı(!)lar da “Nasıl olsa alıyorlar” mantığıyla, emekten çalmaya başladı… Artık, insanlar neyi daha çok istiyorsa, sanat da ona göre şekilleniyor. Vee… Popüler kültür, “dinle geç”, “izle geç”, “yaz geç”, “çiz geç” ekseni etrafında, insanların sanat algısını bozmaya devam ediyor, çeşitli münazara aralıklarında tartışmaları kısırdöngüye sokuyor… Üzgünüm, ancak durum budur. Gençler için, neredeyse her şey “Kullan at” şimdilerde… Yani anlayacağınız, yine üretimden önce, tüketim; “Yine, candan önce, canan…”
Eh… Haliyle, “Canan”ı canına katıp götürebilen gördüyseniz, söyleyin. Ben de “Hayır; sanat, sanatçının varlığına delil için değilmiş, bizim faniliğimizin vurgusu için değilmiş, kalıcılık temennimizin bir çeşit yansıması değilmiş…Yanılmışım, hakikaten her şeyden önce, sanat sanat içinmiş” diyeyim bu konuda.
Gördünüz mü peki? Hani “Sultan Süleyman’a da kalmayanı, götüreni, gördünüz mü?”
(Devamı gelecek)