Bir kadın hayatı boyunca kaç farklı role yetişmeye çalışır?
Anne olur, eş olur, evlat olur, çalışan olur, kardeş olur, arkadaş olur… Birilerinin ihtiyacını düşünür, birilerinin eksik kalanını tamamlar, evin düzenini takip eder, çocukların sorumluluğunu taşır, işine yetişir, ailesini düşünür. Ve çoğu zaman bütün bunları yaparken kendisini listenin en sonuna yazar.
“Çocuklar iyi olsun, ben iyiyim.” “Eşim mutlu olsun, ben idare ederim.” “Evde huzur olsun, benim yorgunluğum önemli değil.”
Peki ya sen?
Sen en son ne zaman gerçekten kendine “Ben nasılım?” diye sordun?
Çünkü bazen kadın olmak, herkese yetişmek zorundaymış gibi yaşamaya dönüşüyor. Güçlü olması, sabırlı olması, anlayışlı olması, toparlaması, affetmesi, idare etmesi bekleniyor. Oysa bir kadın yalnızca üstlendiği rollerden ibaret değildir. Anne olmadan önce de bir kadındı.
Eş olmadan önce de bir bireydi. Hayalleri, merakları, yapmak istedikleri, sevdiği şeyler ve kendine ait bir dünyası vardı. Anne olmak bunlardan vazgeçmek değildir. Eş olmak kendinden vazgeçmek değildir. Bir aileyi sevmek, insanın kendisini unutmasını gerektirmez.
Belki de kadınların en çok hatırlaması gereken şeylerden biri budur:
Kendine yer açmak bencillik değildir. Bazen yalnız kalmak istemek, bir arkadaşınla kahve içmek, yeni bir şey öğrenmek, çalışmak, dinlenmek, seyahat etmek, bir hayalinin peşinden gitmek ya da sadece hiçbir şey yapmadan kendinle kalmak…
Bunlar seni daha az anne ya da daha az eş yapmaz. Tam tersine, kendisiyle bağı güçlü olan bir kadın hayatındaki diğer ilişkilerde de daha sağlıklı sınırlar kurabilir. Çünkü sürekli veren ama hiç beslenmeyen insan bir süre sonra yorulur. Ve kadınların yorgunluğu her zaman dışarıdan görünmez.
Bazen sofrayı yine hazırlar. Çocuğuyla yine ilgilenir. İşe yine gider. Gülümser. Herkese yetişir.
Ama içinden sessizce eksilmeye başlar.
İşte tam burada durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ben herkese yetişiyorum ama kendime yetişebiliyor muyum?
Bir başka önemli nokta da evlilik içinde kadının zamanla yalnızca “anne” kimliğiyle yaşamaya başlamasıdır. Çocuk dünyaya geldikten sonra çiftlerin bütün gündemi çocuklar, okul, ev, faturalar ve sorumluluklar olabilir. Bir süre sonra kadın yalnızca “anne”, erkek yalnızca “baba” olur.
Oysa o evde anne ve babadan önce birbirini seçmiş iki insan vardır. Kadının kendisini hatırlaması kadar çiftlerin birbirlerini yeniden kadın ve erkek olarak görebilmeleri de ilişkinin canlılığı açısından önemlidir. Bu nedenle bazen kendimize küçük ama önemli sorular sormalıyız:
Ben neyi seviyordum? Neler beni heyecanlandırıyordu? Hangi hayalimi erteledim? Kendim için ne yapıyorum? Ben nasıl bir hayat istiyorum? Belki bütün cevapları hemen bulamayacağız.
Ama kendimize bu soruları sormaya başlamak bile önemlidir. Çünkü hayat yalnızca sorumluluklarımızdan oluşmuyor. Anne olmak çok kıymetli. Eş olmak çok kıymetli.
Bir aileye emek vermek çok kıymetli. Ama bütün bunların arasında sen de kıymetlisin.
Bu yüzden bazen aynaya bakıp kendine şunu sormayı unutma: Anne oldum, eş oldum, herkese yetişmeye çalıştım… Peki ben, kendime ne kadar kalabildim? Çünkü bir kadının kendine ayırdığı yer, ailesinden eksilttiği bir yer değildir. Belki de mesele herkese yetişebilmek değil; herkese yetişmeye çalışırken kendimize geç kalmamaktır.