Türk futbolunda her sezonun bir günah keçisi vardır. Bazen hakemdir, bazen federasyondur, bazen yabancı kuralıdır, bazen VAR’dır, bazen de teknik direktördür. Ama bütün bu tartışmaların sonunda değişmeyen bir gerçek vardır: Birileri gider, düzen kalır. Hoca gider, başkan kalır. Başkan gider, onu oraya taşıyan zihniyet kalır. Teknik ekip değişir, transfer aklı değişmez. Futbolcu gönderilir, kadroyu kuran anlayış yerinde durur. Sezon biter, yeni sezon başlar; ama Türk futbolunun eski hastalığı yine aynı yerde bekler.

Bizim futbolumuzun en büyük meselesi artık yalnızca kötü yönetilmek değil. Daha derin bir sorunla karşı karşıyayız. Yanlışı tekrar edip her defasında başka sonuç bekleyen, sonuç gelmeyince de en görünür kişiyi kurban eden bir düzenin içinde sıkışıp kaldık. Herkes suçlu arıyor ama kimse aynaya yeterince uzun bakmak istemiyor. Bu yüzden de aynı hikayeyi yıllardır başka isimlerle, başka formalarla, başka statlarda yeniden izliyoruz.

Bu düzenin en sert aynalarından biri bugün Fenerbahçe’dir. Sarı-lacivertli kulüp yıllardır sadece rakipleriyle değil, kendi ağırlığıyla da mücadele ediyor. Şampiyonluk hasreti uzadıkça camianın sesi yükseldi, ses yükseldikçe kararlar sakinliğini kaybetti. Her yeni sezon “bu kez” umuduyla başladı; her kırılma anı ise aynı cümleye bağlandı: Hoca değişmeli. Değişti. Bir daha değişti. Sonra yine değişti. Ama değişmeyen şey, Fenerbahçe’nin futbol aklıydı.

Mesele “şu hoca iyi miydi, bu hoca kötü müydü?” meselesi değildir. Asıl soru şudur: Bu kulübün bütün hocalardan bağımsız, sürekliliği olan bir futbol aklı var mı? Bir kulüp ne oynamak istediğini biliyorsa teknik direktörünü de, transferini de, sportif direktörünü de ona göre seçer. Bizde ise çoğu zaman önce isim bulunuyor, sonra o isme uygun hikaye yazılıyor. Bir sezon “Avrupa aklı” deniliyor, bir sezon “yerli hoca bu camiayı bilir” deniliyor. Bir sezon “büyük karakter lazım” deniliyor, başka bir sezon “genç ve modern hoca” aranıyor. Peki kulübün kendisi ne diyor? İşte en büyük boşluk burada.

Modern futbolda büyük kulüpler hocanın bavuluyla gelen fikre teslim olmaz. Büyük kulüplerin kendi fikri, kendi yolu, kendi oyun aklı vardır. Hoca o fikre eklenir, onu geliştirir, onu büyütür. Bizde ise her hoca kendi küçük cumhuriyetini kurmaya çalışıyor; giderken de o cumhuriyet yıkılıyor. Ardından başka bir hoca geliyor, aynı enkazın üzerine başka bir tabela asıyor. Bu yüzden Fenerbahçe’de ve aslında Türk futbolunun genelinde sorun yalnızca kulübenin önü değildir. Sorun masanın başındadır, transfer masasındadır, yönetim kurulu odasındadır, sportif direktörlük makamının gerçekten ne kadar yetkili olduğundadır.

Türk futbolu yıllardır bunu yapıyor. Teknik direktöre proje deniliyor, birkaç ay sonra sabır tükeniyor. Genç oyuncu yetiştireceğiz deniliyor, ilk kötü sonuçta tecrübeli isim aranıyor. Mali disiplin deniliyor, sonra yine bonservis ve maaş yarışına giriliyor. Hakemler eleştiriliyor, ama kulüpler kendi hatalarıyla yüzleşmiyor. Federasyon güven vermiyor, kulüpler de bu güvensizliği büyüten açıklamalar yapıyor. Sonra herkes aynı soruyu soruyor: Bu futbol neden ilerlemiyor?

İlerlemez. Çünkü futbol yalnız sahada oynanan bir oyun değildir. Futbol; yönetim kültürüdür, sabır kültürüdür, plan kültürüdür, hesap verme kültürüdür. Bizde ise yenilgi çoğu zaman analiz edilecek bir veri değil, infaz edilecek bir dosya gibi görülüyor. Bir takım kaybediyor, ertesi gün hoca tartışılıyor. Bir yönetim yanlış kadro kuruyor, “hocanın elindeki malzeme buydu” deniliyor. Bir transfer tutmuyor, dosya sessizce kapanıyor. Bir sezon daha gidiyor, sonra aynı insanlar yeniden “bu yıl o yıl” diye sahneye çıkıyor.

Oysa bir teknik direktörün başarısı yalnız kendi zekasıyla açıklanamaz. Kadronun dengesi, oyuncuların fizik seviyesi, maaş adaleti, transferlerin oyun planına uygunluğu, kulübün iç huzuru, başkanın dili, taraftarın iklimi, federasyonun güvenilirliği ve hakemlere duyulan inanç da bu başarının parçasıdır. Biz bütün bu karmaşık yapıyı alıp tek cümleye indiriyoruz: Hoca yapamadı. Belki yaptı, belki yapamadı. Ama asıl mesele şu: Ona neyin içinde çalışma imkanı verildi?

Hakem meselesi de Türk futbolunun ayrı bir yarasıdır. Güven bitti mi, oyun da yara alır. VAR geldi, tartışma bitmedi. MHK değişti, tartışma bitmedi. Federasyon başkanı değişti, tartışma bitmedi. Çünkü mesele yalnız teknoloji ya da isim meselesi değil, güven meselesidir. Ancak kulüplerin de bu güvensizliği kendi başarısızlıklarını örtmek için kullanması en az sistemin kendisi kadar tehlikelidir. Hakem hatası vardır, standart sorunu vardır; ama kötü kadro planlamasını hakem yapmaz. Yanlış teknik direktör seçimini hakem yapmaz. Sezon başında eksik bırakılan mevkileri hakem belirlemez. Kulübün borcunu hakem büyütmez.

Türk futbolunun ekonomik tarafı da aynı hikayenin başka yüzüdür. Kulüpler gelirinden fazla harcamayı başarı işareti sanıyor. Taraftar pahalı transferle teselli buluyor. Yönetimler büyük imzalarla zaman kazanıyor. Ama sezon sonunda kasa gerçeği kapıyı çalıyor. Borç büyüyor, faiz büyüyor, yük büyüyor. Altyapı ise yıllardır herkesin dilinde, çok az kişinin gerçekten gündeminde kalıyor. Her kulüp genç oyuncu yetiştirmekten bahsediyor ama kritik maç gelince genç oyuncu kulübeye çekiliyor, baskı artınca dışarıdan hazır oyuncu aranıyor. Sonra da ülke futbolu neden oyuncu ihraç edemiyor, neden Avrupa’da sürekli aynı eşiğe takılıyor diye soruyoruz.

Çünkü sistemli üretim yok. Üretmediğiniz yerde satın alırsınız. Sürekli satın aldığınız yerde borçlanırsınız. Borçlandığınız yerde paniklersiniz. Paniklediğiniz yerde yanlış karar verirsiniz. Yanlış karar verdiğiniz yerde hocayı gönderirsiniz. Döngü bu kadar basit, bu kadar acı.

Fenerbahçe’nin ve Türk futbolunun ihtiyacı bir kurtarıcı değil, bir akıldır. Bir isim değil, bir sistemdir. Bir basın toplantısı cümlesi değil, uzun vadeli plandır. Gerçek soru “Yeni hoca kim olacak?” değil, “Bu kulüp artık nasıl yönetilecek?” sorusudur. Çünkü yarın dünyanın en büyük hocasını da getirseniz, ona doğru kadroyu, doğru planı, doğru sabrı ve doğru futbol aklını vermezseniz, bir süre sonra aynı tartışmaya geri dönersiniz. İsim büyür, sorun küçülmez.

Soru şu değildir: “Bu hoca neden başaramadı?” Soru şu olmalıdır: “Bu kadar hoca neden aynı yerde başarısız oluyor?” Bu sorunun cevabı bizi kulübeye değil, yönetim katına çıkarır. Federasyon koridorlarına götürür. Transfer masasına oturtur. Mali tablolara indirir. Altyapı sahalarına götürür. Taraftar psikolojisine, medya diline ve futbolu konuşma biçimimize kadar uzanır. Yani mesele bir maçtan, bir derbiden, bir teknik direktörden büyüktür. Fenerbahçe’den de büyüktür, bütün takımlardan da büyüktür.

Tam da burada, rahmetli Çetin Altan’ın 10 Aralık 2014’te yazdığı, değerli büyüğüm ve çok sevdiğim Ufuk Kaan Karacan’ın da kitabında ve futbol videolarında üzerine basa basa anlattığı o hikaye geliyor aklıma.

Vaktiyle büyük bir bostan, bostanın ortasında da kocaman bir kuyu vardı. Kuyunun dolabını bir eşek çevirirdi. Eşek, sağını solunu görüp de aynı yerde döndüğünü anlamasın diye gözlerinin iki yanına takılan siperliklerle sabahtan akşama kadar yol gittiğini zannederdi. O döndükçe dolap gıcırdar, kuyudan buz gibi su çıkar; bostan sahibi de o suyla patlıcanları, domatesleri, fasulyeleri, kabakları sulardı. Patlıcanlar kol gibi büyür, domatesler iri iri kızarır, fasulyeler körpecik olurdu. Bostancı her sabah olgunlaşan sebzeleri toplar, küfelere doldurur, pazarda satar; cebindeki paraları okşayarak evine dönerdi. Eşeğin payına ise bostandaki kötü, sararmış otlar düşerdi. Bostancı bazen, “Şu eşek bir bilse, yol gidiyorum sanıp aynı yerde dönerek çıkardığı suyla bütün bu bereketin oluştuğunu, kötü otlara razı olmaz; körpe fasulyeden, domatesten, patlıcandan pay ister” diye düşünür, sonra da “Alt tarafı eşek bu, gözleri de kapalı, nereden bilecek?” diyerek gülerdi. Gerçekten de eşek hiçbir şeyin farkında değildi. Dön eşek dön, dön eşek dön.

Bir gün haşarı bir çocuk bostana uğradı ve bostancıya çaktırmadan eşeğin gözlerindeki siperlikleri çıkarıverdi. Eşek sağına baktı, soluna baktı, bir iki tur daha döndü ve yıllardır aynı yerde dönüp durduğunu anlayınca durdu. Eşek durunca gıcırtı durdu, dolap durdu, su durdu; patlıcanlara, domateslere, kabaklara giden hayat kesildi. Bostancı öfkeyle elindeki sopayı kapıp eşeğin üzerine yürüdü, “Höst ulan! Deh! Eşek oğlu eşek, yürü!” diye bağırdı. Vurdu kıçına, vurdu kafasına ama eşek eskisi gibi dönmedi. Sonra fark etti ki biri eşeğin gözündeki siperlikleri çıkarmış, eşek artık etrafı görmüştü. Siperlikleri yeniden taktılar, sopayı da eksik etmediler. Eşek sonunda yine dönmeye başladı ama artık eskisi gibi değildi; adımları ağır, hali isteksizdi. Bugün hala döner eşek, dolap hala gıcırdar, kuyudan yine su çıkar, bostan yine büyür. Ama artık eşek ne yaptığını bilir. Bostancı da sık sık başını kaşır, “Ulan öğrendi eşek…” diye söylenir. Eşek döner, ama artık yol gittiğini sanarak değil, aynı yerde döndüğünü bilerek döner. Dön eşek dön, dön eşek dön.

Türk futbolu da biraz o kuyunun etrafında dönen eşeğe benziyor. Yıllardır yol aldığını sanıyor, ama çoğu zaman aynı yerde dönüyor. Yeni teknik direktörler, yeni transferler, yeni bildiriler, yeni bahaneler… Dolap gıcırdıyor, su çıkıyor, düzen kendini sürdürüyor. Ama futbolun kendisi aynı dar çemberin içinde dönüp duruyor.

Belki de artık Türk futbolunun ihtiyacı yeni bir hoca değil, gözündeki siperliği çıkaracak cesarettir. Çünkü asıl mesele kimin döndüğü değil, kimin bu dönüşten beslendiğidir. Hoca gider, yenisi gelir. Başkan gider, yenisi gelir. Oyuncu gider, yenisi gelir. Ama düzen aynı kalıyorsa, dolap yine aynı kuyunun başında gıcırdamaya devam eder.

Ve biz de her sezon aynı cümlenin etrafında dönüp dururuz: Hoca gitti.

Peki düzen niye hala yerinde?