Her şiddet olayından sonra aynı cümleleri kuruyoruz:
“Bir daha yaşanmasın.”
“Nasıl bu noktaya geldik?”
“Bunun önüne neden geçilemiyor?”
Sonra günler geçiyor ve başka bir haberle yeniden aynı soruların başına dönüyoruz.
Peki gerçekten şiddet neden önlenemiyor?
Belki de en büyük sorunlarımızdan biri, şiddeti çoğu zaman ortaya çıktıktan sonra konuşmamızdır. Oysa şiddet her zaman ilk tokatla başlamaz. Öncesinde tehdit olabilir, aşağılama olabilir, kontrol olabilir, takip olabilir, yoğun kıskançlık olabilir, korkutma ve karşısındaki insanın sınırlarını sistematik biçimde ihlal etme olabilir.
Biz çoğu zaman sonucu görüyoruz; fakat sonuca giden işaretleri yeterince ciddiye almıyoruz.
Bir başka mesele de şiddeti yalnızca öfke problemi olarak görmemizdir. Her öfkelenen insan şiddet uygulamaz. Şiddetin içinde kimi zaman güç kurma, kontrol etme, karşısındakini cezalandırma ve “Ben istemiyorsam sen de yapamazsın” düşüncesi vardır.
Özellikle ilişkilerde şu ayrımı çocukluktan itibaren öğretmemiz gerekiyor:
Sevmek, sahip olmak değildir.
Bir insanın sizi sevmemesi, sizden ayrılması, ilişkinizi bitirmesi veya size “hayır” demesi sizin o insan üzerinde hak sahibi olduğunuz anlamına gelmez.
Peki çocuklarımıza bunu öğretiyor muyuz?
Matematik öğretiyoruz.
Sınavlara hazırlıyoruz.
Başarılı olmalarını istiyoruz.
Ama kaybetmeyi öğretiyor muyuz?
Reddedilmeyi kaldırabilmeyi?
Öfkelendiğinde kendini durdurabilmeyi?
Bir tartışmadan uzaklaşabilmeyi?
Bir insanın sınırına saygı göstermeyi?
Çünkü şiddetle mücadele yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra başlamamalıdır.
Ailede başlamalıdır.
Okulda devam etmelidir.
Riskli davranışların erken fark edilmesiyle desteklenmelidir.
Tehdit ve takip gibi davranışlar küçümsenmemelidir.
Şiddete maruz kalan kişinin yardım aradığı ilk anda etkili koruma ve destek mekanizmaları devreye girmelidir.
Ve belki de toplum olarak bazı cümlelerimizi değiştirmemiz gerekiyor:
“Sinirlenmiştir.”
“Çok seviyordu, kıskandı.”
“Aralarında olur böyle şeyler.”
“Biraz idare et.”
“Yuva yıkılmasın.”
Çünkü şiddeti mazur gösteren her cümle, farkında olmadan şiddetin yaşayabileceği bir alan oluşturabilir.
Şiddeti önlemek yalnızca bir kurumun, bir meslek grubunun ya da bir ailenin sorumluluğu değildir. Hukuktan eğitime, sosyal politikalardan ruh sağlığı ve sosyal destek hizmetlerine, aileden toplumsal dile kadar çok katmanlı bir mücadele gerektirir.
Belki de artık yalnızca “Bir insan neden şiddet uyguladı?” diye sormamalıyız.
Şunu da sormalıyız:
Şiddete giden işaretler ne zaman başladı ve biz onları ne zaman görmezden geldik?