Rüzgara kapılırsın; modaya, müziğe, anılara, hayallere vs. Ama sevgiye kapılmak diye bir şey yok bence. Onu bazen tırnaklarınla kazır ya da tuğla tuğla örersin. Önce mutlaka büyütürsün. Emek de denebilir, içinde taşıdığın ışığın yansımasında bakarsın ona. Sonra biraz daha büyür ya da o ışık zamanla kararır…
Modernizmin sunduğu en vahim şey “ben” fikri. Sonrasında onlarca , binlerce seçenek. Dönme dolap bile daha merhametli…
Eleştiri kültürünün özünde dökük tuğlalar, yarım sevgiler ve yaşanmamış yaşamlar var. Hepsini dinliyoruz ve bazen etkileniyoruz. Ama bir evde kapı gıcırtısıyla açılır bazı gerçekler. Bu yolun sonu daha da yalnızlık.
Ayçiçeğinin güneşi görmediği anlarda birbirine dönüşü, bakışı şimdiye kadarki tüm bilimsel çalışmaları gölgeleyebilecek güçte. Masaya vura vura ikna etmeye gerek yok. Yalnızlar ülkesinden henüz mutlu çıkan olmadı.
Yumuşak eller aynı zamanda hiç iş görmemiş, yapmamış ellerdir. Nasırdan korkanlar en çok kendini sevenlerdir. Bir tuğla da sen ekle. Bir yerlerde kimsesiz çocuklar bekliyor, yaşlılar kapıya bakıyor.
Her şey bizim için; düşmek, kalkmak ve ölmek. Onun dışında sevgi hariç her şey boş ve yalan. İtmeye meraklı toplumun çiçeği açmaz, sevmeyi bilmeyenin ışığı yanmaz.
Saçmalıklara sürüklenen insanlar yolu şaşırmış ya da yolda kalmış. Onları da seven olmamış, anlayan dinleyen de. Belki taştan kalpler, akıldan yoksun ruhlar var ama kapıyı çalmadan bilemezsin…