İnsan bazı yerlerden ayrılırken aslında sadece bir mekandan çıkmaz. Bir zamandan çıkar. Her sabah aynı kapıyı açtığı günlerden, ezbere bildiği koridorlardan, masasının üzerindeki dağınıklıktan, bir köşede unutulmuş kahve bardağından, uzaktan duyduğu bir kahkahadan, telefon çaldığında daha ekrana bakmadan kimin aradığını tahmin ettiği o alışkanlıklardan çıkar. Ve ne gariptir ki insan, yıllarca her gün yaptığı bir şeyi son kez yaptığını ancak o gün fark eder. Son kez o kapıdan girersiniz. Son kez o masaya oturursunuz. Son kez birinin sesini odanın diğer ucundan duyarsınız. Son kez “haber var” denildiğinde refleksle başınızı kaldırırsınız. Sonra akşam olur. Bilgisayarı kapatır, yıllardır sıradan sandığınız bütün o küçük şeylerin aslında hayatınız olduğunu anlarsınız...
2019 yılında Alanya Posta Medya’nın kapısından içeri girdiğimde hayatın henüz çok başındaydım. Mesleği ve insanları bilmiyordum. Belki kendimi bile... Heyecanım fazlaydı, tecrübem azdı. Dünyanın büyük, benim ise ona yetişmek zorunda olduğumu düşündüğüm yaşlardaydım. Bir siren sesi duyduğumda dönüp bakıyordum. Bir kalabalık gördüğümde ne olduğunu merak ediyordum. Olay yerine gittiğimde her şey bana yeni geliyordu.
Sonra yıllar geçti. Haberler çoğaldı, geceler kısaldı, uykular bölündü. Telefonun gece yarısı çalmasının artık şaşırtmadığı bir hayata alıştım. Sabaha karşı yola çıktığım oldu. Güneş doğarken eve döndüğüm. Eve dönerken başka bir habere gittiğim. Bir kahveyi üç kez ısıtıp yine de içemediğim. Yemek yemeyi unuttuğum. Yağmur altında kamerayı kendimden daha fazla koruduğum. Birileri olay yerinden uzaklaşmaya çalışırken bizim oraya doğru yürüdüğümüz günler oldu.
Gazetecilikte bir süre sonra insanın şaşırma duygusu değişiyor. Kaza kelimesinin içini görüyorsunuz mesela. Yangının yalnızca alev olmadığını öğreniyorsunuz. Ölümün bir haber metnindeki birkaç cümleden ibaret olmadığını. Bir annenin çığlığa dönüşebildiğini, bir babanın sessizliğine... Bir çocuğun kalabalığın ortasında ne olduğunu anlamaya çalışan bakışına, bir hastane koridorunda saatlerce bekleyen insanlara, bir telefonun artık açamayacak birinin cebinde çalmaya devam etmesine bakıyorsunuz. Bazı görüntüler yayınlanıyor. Bazıları arşivde kalıyor. Bazılarıysa insanın içine işliyor. Onları hiçbir dosyaya koyamıyorsunuz. Sil tuşu da işlemiyor. Yıllar geçiyor ama bazen bir ses, bir koku, bir siren, bir yol kenarı sizi hiç beklemediğiniz bir anda yeniden aynı yere götürüyor.
Belki mesleğin insana verdiği en ağır derslerden biri de bu. Gördüklerinizden tamamen çıkamıyorsunuz. Bir kısmını içinize alıp yaşamayı öğreniyorsunuz. Hayatın ne kadar kısa olduğunu, insanların ne kadar kolay kırıldığını, bir sabah evinden çıkan herkesin akşam o eve dönemeyebileceğini, dün konuştuğunuz birinin bugün yalnızca eski bir fotoğraf olabileceğini görüyorsunuz. Ve insan yarına bıraktığı bazı cümleler için bazen yarının gelmediğini öğreniyor. Belki bu yüzden zamanla küçük şeylere daha başka bakmaya başladım. Birlikte içilen bir çaya. Birinin “Nasılsın?” diye gerçekten merak ederek sormasına. Bir haber dönüşü arabada edilen gereksiz bir sohbete. Yorgunluktan hiçbir şeye gülecek halimiz yokken aynı saçma şeye dakikalarca gülmemize. Birinin uzaktan yalnızca başını kaldırıp iyi olup olmadığımı anlamasına. Çünkü insan ölümle, acıyla ve telaşla fazla karşılaşınca hayatın büyük cümlelerden oluşmadığını daha erken öğreniyor. Asıl hayat küçük şeylerdeymiş. Bunu bana gazetecilik öğretti. Ama bu mesleğin içinde büyürken yalnız değildim. Benim büyümemin tanıkları vardı. Alanya Posta Medya’daki insanlar. Bazen bir ağabey, bazen bir abla, bir öğretmen oldular. Bazen çok kızdığım ama yıllar sonra haklı olduğunu anladığım biri. Bazen yaptığım işi beğendiğini tek kelime söylemeden belli eden, bazen moralimin bozuk olduğunu fark edip hiçbir şey sormadan yanıma oturan biri. Bazen yalnızca “devam et” diyen biri.
İnsan o anlarda bunun kıymetini tam bilmiyor. Çünkü hayat yaşanırken çok hızlı. Sabah toplantı var. Haber var. Telefon çalıyor. Bir yere yetişilecek. Bir şey yazılacak. Biri aranacak. Biri bekliyor. Bir başka haber daha düşüyor. Gün bitiyor. Sonra başka bir gün başlıyor. İnsan ancak ayrılacağı zaman durup geriye bakabiliyor. Ve bugün ben geriye baktığımda, hafızamda kalanların büyük kısmının yaptığım haberler olmadığını görüyorum. Manşetleri hatırlamıyorum. Kaç kişinin okuduğunu da. Birçok haberin başlığını bugün sorsanız belki bulamam. Ama insanları hatırlıyorum. Sesleri. Masaları. Bakışları. Birlikte içtiğimiz çayları. Yetişsin diye koşturduğumuz haberleri. Gece yarısını geçen mesaileri. Birbirimize kızdığımız günleri. Beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi yine aynı konuya eğildiğimiz anları. Bir haberin ardından hep birlikte sustuğumuz dakikaları. Bazen insanın en kıymetli hatıraları, yaşarken hatıra olacağını hiç düşünmediği şeylerden çıkıyor. Gazetenin ertesi gün eskiyeceğini biliyorduk. Haberin birkaç saat sonra başka bir haberin altında kalacağını da. Ama insanın bazı insanlarla geçirdiği yılların hiç eskimediğini bugün daha iyi anlıyorum. Ben o kapıdan ilk girdiğimde daha çocuk sayılabilecek yaştaydım. Bugün aynı kapıdan çıkan insan o çocuk değil. Aradaki yıllar sadece takvimden geçmedi. Benden de geçti. Biraz sertleştirdi. Biraz sakinleştirdi. Biraz kırdı. Biraz onardı. Bazı şeylere daha az şaşırmayı öğretti. Bazı şeylere ise hala şaşırabilmenin ne kadar kıymetli olduğunu.
Şimdi hayatımda başka bir dönem başlıyor. Bunu bir mesleğe veda olarak yazmıyorum. Çünkü mesleğime veda etmiyorum. Haber yine hayatımın içinde olacak. Yazmak da. Kelimeler de. Bu köşe de belki başka zamanlarda, başka cümlelerle yine karşınıza çıkacak. Anlatmaya devam edeceğim. Soru sormaya. Merak etmeye. Görmeye. Bazen gördüklerimi anlamaya çalışmaya. Bazen anlayamadıklarımı yazmaya. Kalem elimden düşmüyor. Sadece artık her sabah aynı masaya oturmayacağım. Fark bu. Aynı koridordan yürümeyeceğim. Aynı kapının telaşıyla güne başlamayacağım. Bir haber olduğunda artık aynı odadan hep birlikte ayağa kalkmayacağız. Veda ettiğim şey gazetecilik değil. Bir rutine veda ediyorum. Bir döneme. Bir çalışma hayatına. Birlikte geçirilen yılların gündelik haline. Her gün görebilmenin verdiği rahatlığa. “Nasıl olsa yarın yine görüşürüz” duygusuna. Belki en zor vedalar da bunlar. Çünkü insanlar çoğu zaman hayatımızdan büyük cümlelerle çıkmıyor. Bir gün artık aynı yerde çalışmıyorsunuz. Bir sabah aynı masada değilsiniz. Bir çay artık kendiliğinden birlikte içilmiyor. Ve insan o zaman anlıyor. Meğer yakınlık dediğimiz şey, büyük anlardan çok aynı hayatın içinde tekrar tekrar karşılaşmakmış.
Dün Alanya Posta Medya’daki son mesaimdi. Yanımda yalnızca yaptığım işleri götürmüyorum. Bir bakış açısını, bir meslek terbiyesini, bir sürü cümleyi, bir sürü yüzü, yeri geldiğinde bana kızan insanların seslerini, doğru yaptığımda arkamda duranların güvenini, yanlış yaptığımda bana yanlış yaptığımı söyleyenlerin hakkını ve gençliğimin çok önemli bir bölümünü götürüyorum. Bu yüzden “teşekkür ederim” cümlesi bana kısa geliyor. Ama insan bazen en büyük duygularını en basit kelimelerle söylemek zorunda kalıyor. Teşekkür ederim. Bana mesleği öğretenlere. Hayatı öğretenlere. Sabretmeyi, dinlemeyi, yanlış yapmayı, yanlışını düzeltmeyi, bir haberin peşinden giderken insanı unutmamayı, bir cümle yazarken o cümlenin birinin hayatına değebileceğini hatırlatanlara. Bana güvenenlere. Benimle kavga edenlere. Benimle gülenlere. Uykusuz kalanlara. Birlikte koşturanlara. Ve farkında olarak ya da olmayarak beni bugün olduğum insana biraz daha yaklaştıran herkese. Hakkınızı helal edin. Benim varsa sonuna kadar helal olsun. Yarın başka bir güne uyanacağım. Belki başka bir masaya, belki bambaşka bir düzene. Ama insan yıllarca yaşadığı bir yerden çıktığında bütün kapıları arkasında kapatamıyor. Bazıları açık kalıyor. Çünkü orası artık yalnızca çalıştığınız bir yer değil, geçmişinizin adreslerinden biri oluyor. Bir gün yine o kapıyı açacağım. Belki bir çay içmek için. Belki iki dakika sohbet etmeye. Belki bir haber konuşmaya. Belki hiçbir sebep olmadan. Ve biliyorum ki içeri girdiğimde kendimi misafir gibi hissetmeyeceğim. Çünkü bazı yerlerden ayrılırsınız. Bazı yerlerden ise yalnızca çıkarsınız. Aradaki farkı da ancak gerçekten ait olduğunuz bir yerden giderken anlarsınız.