Alanya’nın Toros dağlarında, gökyüzüne en yakın noktalarında saklı birer hazine gibi duran birbirinden farklı özelliklere sahip yaylalarımız var.
Kimisi serin havasıyla yaz sıcağından kaçanlara nefes olur, kimisi endemik bitki örtüsüyle insanlarının ilgisini çeker, kimisi ise tarih boyunca Yörük kültürünün izlerini taşır. Birçoğu da tarihi kervan yolları üzerinde bulunur..
Ne yazık ki bugün bu doğal ve kültürel değerler, teknolojinin ve ticaretin baskısıyla betonlaşarak yavaş yavaş gerçek kimliğini kaybetmekte.
Özellikle Konya ve Karaman geçiş güzergahı üzerinde yer alan Kaplanhanı ve Çayarası yaylaları bunun en somut örneği olarak gösterilebilinir…
Bir zamanlar doğayla bütünleşmiş, Yörük çadırlarının, keçi sürülerinin ve dost sohbetlerinin mekânı olan bu yaylalar, artık ticarethanelere dönüşüyor. Yol boyunca sıralanmış düzensiz haldeki betonarme yapılar, doğanın ruhunu bozan tabelalar ve şehirleşmenin getirdiği karmaşa, yayla kültürünü sessizce yok etmekte. Şehirde bıktığımız o karmaşa yavaş yavaş yaylalara da taşınmakta…
İhtiyaç varsa mutlaka ticarethanede yapılacak, barınmak için konutta üretilecek. Ama sadece kiraya vermek için aşırı derecede işyeri ve konut üretmenin bir sonu ve sınırı olmalı. Ayrıca yapı yapılırken, ticarethaneyi kondurulurken bu yerlerin yayla olduğunun unutulmaması gerekir. Ona göre ki, artık günümüzde yeni bir yapı yapılırken bölgeye ve doğaya uyumlu malzemeler kullanmak mümkün. Yaylalarımızda taş, ahşap, kerpiç gibi geleneksel ve doğal malzemeler hem çevreyle bütünleşir hem de yaylanın ruhunu korur. Modern mühendislik, doğayla çatışmak yerine doğayla uyumlu çözümler üretebilir. Bu sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda hem kültürel, hem de doğaya karşı sorumluluğun en temel gereklerindendir.
Alanya tarihine damga vurmuş Yörüklerin göçebe yaşamından, Selçuklu mimarisinden ilham alan uygulamalar neden hayata geçirilmesin ki? Yaylalarda kurulacak küçük yapılar, Selçuklu yapı tarzında kervansaray gibi ticarethaneler, yörük çadırları gibi geleneksel dokuyu yansıtan görsel kimliklerle tasarlansa, hem turizm açısından değer kazanır hem de yerel halkın kültürel belleğini yaşatır. Beton bloklar yerine taş duvarlı, ahşap çatılı, doğayla özdeşleşen yapılar görmek, hem ziyaretçiye hem de bölgeye nefes aldırır.
Bugün yaylalarımızı korumak, aslında sadece yarınımızı kendi geleceğimizi korumanın yanı sıra içme suyu depolama kaynaklarını, temiz oksijen üreten mekanizmayı, endemik bitki ve yabani hayvanları da korumaktır.. Çünkü yayla sadece yükseklerde bulunan serin havasıyla yer edinen bir coğrafya değil; kültürün, tarihin ve doğanın buluştuğu bir yaşam alanıdır. Eğer biz bu değerleri ticaret uğruna yok edersek, geleceğe aktaracak bir mirasımız kalmaz.
Alanya’daki yaylalarımız, sadece yazın serinlemek için değil; doğayla yeniden bağ kurmak, tabiatla barışmak, kültürümüzü hatırlamak ve gelecek nesillere aktarmak için var. Gelin birlik olalım, yaylalara kıymayalım. Onları şehirleştirmek yerine, doğayla uyumlu, kültürle bütünleşmiş bir anlayışla yaşatalım. Çünkü yaylalar, Alanya’nın bakir kalmış en son yerleridir.
Bu haftalıkta yazımıza ‘Çok geç kalmadan’’ diyerek son noktayı koyalım.
Kalın sağlıcakla…