Son zamanlarda birçok insan konuşmaya aynı cümleyle başlıyor:
“İyiyim.”
Ama o cümlenin içinde koca bir yorgunluk saklı. Çünkü çoğu zaman iyiyiz demiyoruz; iyi görünmeye çalışıyoruz.
İnsanlar dışarı çıkarken yalnızca günlük hayatın telaşını değil, bir de görünmez maskelerini takıyor. Güçlü, neşeli, kontrolü elinde tutan bir karakter… Sorun çıkarmayan, kırılmayan, yorulmayan biri. Çünkü dışarıda gerçek hâlimizle var olmak her zaman güvenli gelmiyor.
Zamanla bu maske bir role dönüşüyor.
Ve asıl yoran şey tam da burada başlıyor:
İnsanın iki ayrı karakterle yaşamak zorunda kalması.
Dışarıda güçlü olan, evde tükenen…
Dışarıda idare eden, evde susan…
Aynı insan ama iki farklı hâl.
Oysa bu bölünmüşlük ruhu yorar. İnsan bir yerde başka, bir yerde bambaşka olmak zorunda kaldıkça kendine yabancılaşır. Gün boyu ayakta tuttuğu karakteri eve taşıyamaz; ev, dinlenilen bir yer olmaktan çıkıp yüklerin boşaltıldığı bir alana dönüşür.
Birçok kişinin bugün “Beni kimse gerçekten tanımıyor” demesi tesadüf değil. Çünkü tanınmak, maskeyi indirmeyi gerektirir. Yorulduğunu söylemeyi, her şeye yetemediğini kabul etmeyi, güçlü olma hâlinden bir adım geri çekilmeyi…
Maske takmak bir süre işe yarar; korur, ayakta tutar.
Ama uzun süre takılı kalırsa nefessiz bırakır.
İnsan, kendi duygularına bile mesafe koymaya başlar. Sevinci ölçülü, üzüntüsü gizli, öfkesi bastırılmış bir hayat yaşar. Bedeni oradadır ama ruhu geri çekilmiştir.
Sağlıklı olan; dışarıdaki hâlin evde yabancı durmaması, evdeki hâlin dışarıda ayıp sayılmamasıdır. İnsan her yerde aynı güçte olmak zorunda değildir ama aynı kişi olabilmelidir.
Çünkü insan, tek parça yaşayabildiğinde iyileşir.
Rol yapmadan, bölünmeden, saklanmadan…
Belki de bu yüzden bu kadar tükeniyoruz.
Kendimizle temas etmeden, hayatın içinde ayakta kalmaya çalıştığımız için.
Ve belki de sormamız gereken soru şu:
Gerçek yüzümüz kayboldu mu, yoksa onu uzun süredir korumaya mı aldık?
İnsan, dışarıda oynadığı rolü eve taşımak zorunda kalmadığında gerçekten huzur bulur.