Psikolojik ölüm çoğu zaman büyük bir kopuşla gelmez. Daha çok sessizdir. Umudun yavaş yavaş çekilmesiyle, insanın hayata ve başkalarına doğru olan adımını durdurmasıyla başlar. O yüzden “Gerçek ölüm, nefesinin değil, umudunun kesilmesidir,” denir. Kierkegaard’ın umutsuzluk hastalığı dediği şey tam da buraya işaret eder: İnsanın kendisiyle bağının gevşediği, benliğin içten içe yorulduğu yer.
Kierkegaard’a göre umutsuzluk, benliğin ölümcül hastalığıdır. Ruh ise hâlâ ölümsüzlüğü arzular. Çare, hazır cevaplarda ya da başkalarının sözlerinde değildir. Çare, insanın kendi olma cesaretiyle hayata dalmasındadır. Hayata uzaktan bakarak değil; içine girerek, bazen tökezleyerek ama yine de kulaç atarak.
Yaşanmamışlığın en belirgin hâli, ilişkiye dalamamaktır. Yalnızlık tam da burada başlar. Yalnızlık, etrafında kimse olmaması değildir; biri varken bile kendini yapayalnız hissetmektir. Görülmemek, duyulmamak, kimsenin kalbinin önünde durmaması… İnsan bazen içinden, neredeyse fark edilmeden geçen sorularla baş başa kalır:
Kimse görmüyor mu? Kimse duymuyor mu?
Durup önünde kalbinin, kimse durdurmuyor mu?
Bu soruların cevapsız kalışı yalnızlığı ağırlaştırır. Çünkü insanın kalbi, ancak bir başkasının tanıklığında hayatta kalır. Tanıklık yoksa, ses de yankı bulmaz.
Şarkılarda ve şiirlerde ölümle ayrılığın hep yan yana durması boşuna değildir. İnsan, başkaları olmadan umudunu da arzusunu da taşıyamaz. Bazen insan Cem Adrian’ın şarkısındaki gibi sorar; gidenleri saymak için değil, kalan var mı diye: Herkes gider mi?
Ve kimi zaman bu soru daha da derine iner, varoluşun en kırılgan yerine dokunur:
Söyle bana küçük adam, her şey biter mi?
Başkaları, dünya hayatının cenneti de olabilir, cehennemi de. Ama insan bir yerden sonra şunu fark eder: Asıl cehennem, kimsenin kalmadığı yerdir. Kimsenin görmediği, kimsenin duymadığı, kimsenin durmadığı yer… Bu yüzden ağır yalnızlık hissi çoğu zaman ölümle birlikte anılır. Çünkü yalnızlık, insan hayattayken ruhun yavaşça hayattan çekilmesidir.