Eskiden “Alanya’nın Nesi meşhur?” diye sorulsa, cevabımız kısa ve öz olurdu: Yörük kültüründen gelen içten insanlarımız, Kalesi ve Kulesi, Dim çayı, muz ve narenciyesi, aile pansiyonları derdik…
Bunların her biri Alanya için özel birer değer, birer gurur vesilesiydi.
Bugün ise liste kabardı. İçten insanlarımızın yanına 72 milletten yerleşik düzen kuran Yeni Alanyalılar eklendi.
Kalenin ve Kule’nin yanına Syedra Antik Kenti eklendi.
Narenciyenin ve muzun yanına avokado ve ejder meyvesi eklendi.
Dim Çayı’nın yanına Sapadere Kanyonu eklendi.
Aile pansiyonlarının yanına ise devasa oteller ve tesisler eklendi.
Çeşitlilik arttı, vitrin zenginleşti. Fakat bu vitrin ardında neyi saklıyor, ne iyi oldu? ne olmadı? iyi bakmak lazım.
Günden güne artan beton tarlalarına mı?
Samimiyetin yerini alan yapaylığa mı?
Geçim derdine gömülmüş yüzlere mi?
Hangisine bakarsan bak… Durum ortada…
Alanya’nın meşhuru artık sadece ürün ya da mekân değil; aynı zamanda kaybolan değerlerimizdir.
Bir zamanlar misafirperverliğin sıcaklığıyla övünürdük, şimdi ise turizm rakamlarıyla. Bir zamanlar doğanın bereketiyle övünürdük, şimdi beton tarlalarının gölgesinde nefes almaya çalışıyoruz.
Asıl sorulması gereken şu:
Biz bu zenginliğin kıymetini biliyor muyuz?
Tarihi eserlerimizi koruyor muyuz, yoksa rant uğruna tüketiyor muyuz?
Doğayı sahipleniyor muyuz, yoksa günübirlik çıkarlarla yok mu ediyoruz?
Eğer bu sorulara içtenlikle yanıt veremezsek, o zaman “Alanya’nın nesi meşhur?” yerine “Alanya’nın meşhur neyi kaldı?” sorusunu sormak zorunda kalacağız.
Öyleyse Alanya’nın geleceğinin, sadece turizm rakamlarıyla değil; korunan tarih, yaşatılan kültür ve sahip çıkılan doğa ile şekilleneceğini bilmek lazım.
Ayrıca unutmayalım ki: Meşhur olmak, vitrinimizi doldurmakla değil, özümüzü yaşatmakla mümkün olacaktır.
Bu günlükte yazımıza ‘’ Alanya’da Eskiyi Özlememek için yeniyi mahvetmeyelim’’ diyerek son noktamızı koyalım…
Kalın sağlıcakla…