Son günlerde sosyal medyada nereye baksam 1980’lerden çıkmış gibi görünen fotoğraflarla karşılaşıyorum. Kabarık saçlar, vatkalı ceketler, kot giysiler, soluk stüdyo fonları… İnsanlar bugünkü fotoğraflarını yapay zekâyla 1980’lerde çekilmiş gibi yeniden oluşturuyor, sonra da “Ne güzel günlerdi”, “Her şey daha samimiydi” notlarıyla paylaşıyordu.

İşin ilginç yanı, bu fotoğrafların birçoğunun gerçek bir anıya ait olmaması. Görüntüler yeniydi ama uyandırdığı duygular eski.

Peki gerçekten 1980’leri mi özlüyoruz? Yoksa o yıllar, bugün eksikliğini duyduğumuz şeylerin adı mı oluyor?

Bellek, geçmişi olduğu gibi saklamaz. Hatırlarken seçeriz; bazı ayrıntıları öne çıkarır, bazılarını geride bırakırız. Üstelik geçmişe bugünkü hâlimizle bakarız. Bu yüzden geçmişe dair anlattıklarımız yalnızca o günleri değil, bugün ne hissettiğimizi de gösterir.

Psikanalitik açıdan baktığımızda, özlediğimiz şey her zaman bir zaman ya da yer değildir. Bazen özlediğimiz çocukluğumuzun geçtiği ev değil, o evde kendimizi korunmuş hissettiğimiz zamandır. Eski bir şarkıyı duyduğumuzda içimizin burkulması, şarkının kendisinden çok onu birlikte dinlediğimiz kişiyle ilgili olabilir. Bir dönemin kıyafetleri, saçları ve fotoğraf tonları; gençliği, hayatta olan anne babayı, kalabalık aile sofralarını ya da henüz tükenmemiş ihtimalleri hatırlatabilir.

Böyle bakınca 1980’ler, takvimde kalmış bir on yıl olmaktan çıkıyor. Herkesin kendi özlemini yerleştirebildiği ortak bir sahneye dönüşüyor.

Nostaljinin içinde sıcaklık kadar hüzün de vardır. Geçmişte güzel olanı hatırlatırken onun geride kaldığını da söyler. Bazen insanın nereden geldiğini, kimlerle bağ kurduğunu ve hayatında nelerin değiştiğini görmesine yardım eder. Geçmişle bugün arasında bir köprü kurar.

Fakat iyi olan her şeyi geçmişe, kötü olan her şeyi bugüne bıraktığımızda nostaljiden uzaklaşıp geçmişi idealize etmeye başlarız. Hatırladığımız dönemin çatışmalarını, kayıplarını ve güçlüklerini görüntüden çıkarır; geriye kusursuz bir “eski zamanlar” anlatısı bırakırız. Oysa aynı yıllar birinin çocukluk neşesini taşırken başka birinin yoksulluğunu, yalnızlığını, baskı altında yaşamasını ya da kaybını taşıyabilir. Hiçbir dönem herkes için aynı ölçüde güzel değildi.

1980’ler akımını farklı kılan taraflardan biri de şu olabilir diye düşünüyorum. Bu fotoğrafları paylaşanların arasında o yılları yaşayanlar da var, yaşamayanlar da. O dönemi yaşayanlar bugünkü yüzlerini kendi gençliklerinin görüntüsüne yerleştiriyor. O yılları yaşamayanlar ise, “Başka bir zamanda nasıl biri olurdum?” sorusunun görsel karşılığını görebiliyor.

Ortaya çıkan fotoğraf gerçek bir hatıra değil ama gerçek duygulara dokunabiliyor. Gençlik, aidiyet, görülme isteği ve başka türlü yaşanabilecek bir hayat düşüncesi aynı fotoğrafta buluşabiliyor. Ortada yaşanmış bir an yok; yine de görüntü insana kendisine aitmiş gibi gelebiliyor.

Akımın hızla yayılmasında başkalarına katılma isteğinin de payı var. Aynı tarzda bir fotoğraf paylaşmak, kısa süreli de olsa ortak bir oyunun parçası olmayı sağlıyor: “Ben de buradayım.” Üstelik sosyal medya, ilgi gösterdiğimiz içeriklerin benzerlerini art arda önümüze getiriyor. Böylece birkaç kişinin başlattığı akım, kısa sürede “Herkes bunu yapıyor” duygusu yaratabiliyor.

Nostalji üzerine yapılan çalışmalar, insanların yalnızlık ve belirsizlik yaşadığı, hayatın düzeninin sarsıldığı dönemlerde geçmişe daha çok yönelebildiğini gösteriyor. Çünkü tanıdık olan, değişimin hızlandığı zamanlarda insana geçici de olsa bir devamlılık hissi veriyor. Nereden geldiğimizi hatırlamak, bazen bugün nerede durduğumuzu anlamamızı kolaylaştırıyor.

Burada bir çelişki var sanki. Dijital dünyanın hızından, görünürlük baskısından ve yapaylığından yorulduğumuzda daha yavaş, doğal ve samimi olduğunu düşündüğümüz bir geçmişe sığınıyoruz. Fakat o geçmişi oluşturmak için yine çağın en yeni teknolojilerinden biri olan yapay zekâyı kullanıyoruz. Yorulduğumuz dünyanın aracını kullanarak özlediğimiz geçmişin fotoğrafını hazırlıyoruz.

Yine de her 1980’ler fotoğrafına derin bir ruhsal anlam yüklemek doğru olmaz. Kimi insan için bu yalnızca eğlenceli bir deneme, estetik bir merak ya da arkadaşlarla paylaşılan geçici bir oyundur. Fotoğraftan çok, onun çevresinde kurulan anlatıya bakmak gerekir. “Bu hâlim çok eğlenceli olmuş” demekle “O zaman her şey güzeldi, bugün hiçbir şeyin tadı yok” demek aynı şeyi anlatmaz.

Benim için asıl soru, geçmişin gerçekten daha güzel olup olmadığı değil. Bugünün içinde neyi bulmakta zorlandığımız… Yakınlığı mı, mahremiyeti mi, yavaşlığı mı, gençliğimizi mi, yoksa hayatın henüz önümüzde olduğu duygusunu mu özlüyoruz?

Nostalji bu eksikliği fark etmemize yardım ederse, bugün neye ihtiyaç duyduğumuzu da gösterir. Ama geçmişi kusursuzlaştırıp bugünün üzerini örtmeye başladığında, bizi kendimize yaklaştırmak yerine yaşadığımız zamandan uzaklaştırır.

Bana kalırsa 1980’lere dönmek istemiyoruz sanki. Bugünün içinde yeniden evimizde hissetmenin bir yolunu arıyoruz.