Bazen insan, hayatını gerçekten tehlikeye atan bir şey yaşadıktan sonra artık “eski normaline” dönemez. Bu, güçsüzlükten değil; tam tersine, hayatta kalmış olmanın bedelindendir. Zihin ve beden, bir kez ölümle burun buruna geldikten sonra dünyayı aynı yerden algılamaz. Tehlike geçmiş olabilir ama tehlike ihtimali içeride yaşamaya devam eder.
Zorlayıcı yaşantıdan sonra gelişen savunmacı önyargı tam da buradan doğar. Zihin, “Bir daha olmasın” diye her şeyi filtrelemeye başlar. Olan biteni değil, olabilecek olanı esas alır. Niyetleri tehdit gibi okur, belirsizliği düşman sayar, güveni ise anlamsız bir gevşeme hâli olarak görür. Güvende olmak yetmez; artık her an tetikte olmak gerekir. Esneklik yavaş yavaş çekilir, yerini sert bir uyanıklığa bırakır.
Bu hâli bazen
Bir balık, suda boğulmuş olması gibidir bence
Biliyorum biraz absürt geliyor ama tam da bu yüzden ilginçtir.
Balık için su, yaşamın kendisidir; soluduğu şey, varoluş alanıdır. Ama bir an gelir, su nefesini keser. Belki ağ kirlenmiştir, belki akıntı tersine dönmüştür, belki beklenmedik bir zehir karışmıştır. O andan sonra su artık sadece su değildir. Yaşam veren şey, tehdit edici bir şeye dönüşmüştür.
İnsan da zorlayıcı yaşantıdan sonra kendi “suyunda” boğulur. İlişkide, yakınlıkta, gündelik hayatta, hatta bazen kendi bedeninde. Önceden doğal olan şeyler—güvenmek, gevşemek, bırakmak—artık riskli algılanır. “Normal” olan bir daha aynı şekilde mümkün olmaz. Çünkü zihin, bir kez suyun boğabildiğini öğrenmiştir.
İşte bu yüzden bazı insanlar “Neden hâlâ bu kadar temkinlisin?” sorusuna cevap veremez. Çünkü soru yanlış yerden sorulmuştur. Onlar temkinli değildir; hayatta kalmaya ayarlanmışlardır. Savunma, bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir hayatta kalma dilidir.
Asıl zor olabilir belki de
balık sudan çıkamaz.
İnsan da hayattan çıkamaz.
İyileşme dediğimiz şey, suyu terk etmek değildir. Kimseyi karaya taşımak mümkün değildir. İyileşme; suyun her an boğmayabileceğini, bazı anlarda yeniden taşıyabileceğini bedene ve zihne yavaş yavaş öğretmektir. Bu bir ikna süreci değil, bir deneyim sürecidir. Güven, anlatılarak değil; yaşanarak geri gelir.
Zorlayıcı yaşantıdan sonra güvenli hâle dönme esnekliği kaybolmaz aslında; askıya alınır. Doğru koşullarda, yeterince tekrar eden küçük güven anlarıyla, suyun içindeki balık yeniden yüzmeyi hatırlar. Ama bu hatırlama aceleye gelmez. “Hadi artık rahatla” denerek olmaz. Çünkü boğulmuş bir sistem, önce nefes almayı öğrenir; yüzmeyi değil.
Belki de kendimize şu cümleyi hatırlatmak bu sürece destek olabilir. "Boğulmuş olmak, yüzmeyi unuttuğun anlamına gelmez.
Sadece suya yeniden güvenmen zaman alır."