Bazı insanlar gerçekten istemediği için ertelemez.
Masaya oturur, bilgisayarı açar, yapılacak şeyi düşünür ama bir türlü başlayamaz. Sonra gidip su içer, çekmece düzenler, telefona bakar, başka şeylerle oyalanır. Günün sonunda ise geriye sadece yapılmamış bir iş değil, insanın içine çöken o tanıdık sıkışma kalır.
Dışarıdan bakınca bu durum çoğu zaman tembellik gibi görünür. Oysa bazen insanın içinde olan şey çok daha derindir.
Çünkü başlamak yalnızca harekete geçmek değildir.
Başlamak, ihtimallerin gerçeğe dönüşmesidir.
O yazıya gerçekten başlarsam belki düşündüğüm kadar iyi yazamadığımı göreceğim.
O sınava hazırlanırsam kapasitemle yüzleşeceğim.
O işe girersem hata yapabileceğim.
O ilişkiye emek verirsem incinme ihtimali ortaya çıkacak.
Ertelemek bazen tam da bu yüzleşmeyi geciktirme çabasıdır.
Jacques Lacan bunu arzunun korunmasıyla açıklar. Başlamadığın sürece her şey zihinde hâlâ mümkündür. Yapılacak şey kusursuz hâlini korur. Özellikle mükemmeliyetçi kişilerde insan bazen başlamayarak o ihtimali canlı tutar. Çünkü gerçek hayatın içine girildiğinde hayal edilenle karşılaşılan şey aynı olmayabilir.
Bilişsel Davranışçı Terapi ise ertelemeyi daha çok kaçınma üzerinden ele alır. İnsan yalnızca işi değil; o işin içinde hissedeceği kaygıyı, yetersizlik duygusunu, sıkışmayı ve hayal kırıklığını da erteler. “Şimdi başlamazsam bunlarla da karşılaşmam” diye düşünür zihnin bir yanı. Bir başka yanı ise hâlâ şunu fısıldar: “Doğru zamanı bulursam aslında çok iyi yapabilirim.”
İnsanı yoran taraf da burada başlıyor zaten.
Ertelemek kısa süreli bir rahatlama sağlıyor ama zamanla hayatı durdurmaya başlıyor. İnsan, bir gün yaşayacağı hayatın ihtimalini korumaya çalışırken bugünün içinden yavaş yavaş uzaklaşıyor.
Belki de mesele her zaman disiplin değildir.
Bazen mesele, kusursuz olmayacağını bilerek başlayabilmektir.