Kalp zamanla kabuk bağlar. Sertleşir, kalınlaşır, sanki dokunulmaz olur. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünür ama o sertliğin içinde çoğu zaman korunmaya çalışan bir yer vardır. Bir zamanlar fazla gelen, taşınamayan, bu yüzden susturulup içerde bırakılan bir şey.
İnsan bazen hissetmemeyi öğrenir. Acının etrafından dolaşmayı, onu adlandırmamayı, yokmuş gibi davranmayı… Böylece içerdeki ağırlık sessizleşir. Ama sessizlik yokluk değildir. Sadece bekler. Donmuş bir parça gibi, kabuğun altında.
Bir an gelir, çok küçük bir şey yeter. Bir koku, bir ses, bir hatıra… Uzun zamandır uzak durulan o duyguya hafifçe değilir. Büyük bir kırılma olmaz, gürültü de çıkmaz. İçten içe çözülmeye benzeyen bir şey başlar. Acı geri gelir ama bu sefer yanında başka bir şey de getirir: canlılık. Sızlayabilen bir yerin hâlâ hayatta olduğunu hatırlamak gibi.
Kalbi ancak yumuşak bir filiz çatlatabilir.
Bir başka filiz daha vardır; yönünü dışarıya çevirir. Bir çocuğa göz kulak olmak, yaşlı birine eşlik etmek, susuz bir hayvana su vermek, bir bitkinin toprağını yoklamak… Büyük sözler olmadan, sadece bakmak. Temas etmek. Bir şeyin sorumluluğunu, küçük de olsa, üzerine almak.
İnsan bazen kendi içine dönemediği yerde başkasına doğru ilerler. Tam da orada, fark etmeden, içerideki donukluk çözülmeye başlar. Çünkü bağ kurmak yalnızca dışarıyla ilgili değildir; insanın kendi içinde kopmuş olan yerleri de birbirine yaklaştırır.
Kalp kabuğunu kolay bırakmaz. O kabuk bir zamanlar işe yaramıştır. Korumuştur, ayakta tutmuştur. Bu yüzden vazgeçilmesi zor olur. İnsan çoğu zaman o kabuğu güvenlik sanır, onu savunur.
Ama o kabuk aynı zamanda hayatı da dışarıda tutar.
İyileşme çoğu zaman güçlenmekle değil, yeniden incinebilir hâle gelmekle başlar.
Bir acıya değebilmekle,
birine bakabilmekle.
Yumuşak bir filiz, sessizce ilerler zamanı gelince en sert kabuğun içinden geçer.