Bugün amcamı uğurlarken içimde en çok dolaşan şeylerden biri yine “Ala Geyik” masalı oldu.
“At önünde et vardı,
İt ot yemez, ağlardı,
Otu ata yedirdim,
Eti ite yedirdim…”
Bu masal kitabını bana amcam almıştı. Daha okuma yazmam yokken bana bu masalı okurdu. Ben de onu dinleye dinleye ezberlemiştim. Harfleri bilmiyordum ama ezberden gidiyordum. Sonra amcamla birlikte sanki gerçekten okuyormuşum gibi yapardım. Ben gerçekten okuyorum sanırdım. Çevremdeki insanlara da bunu göstermeye çalışırdım.
Bugün düşünüyorum da insan bazı şeyleri çocukken tam anlayamıyor. Sadece içine alıyor. Yıllar sonra bir kaybın içinde yeniden karşısına çıkınca neyin kaldığını daha iyi fark ediyor.
Benim içimde kalan şey yalnızca bir masal değilmiş. Bir insanın yanında kendini önemli hissetme hâliymiş.
Bugün yasım yalnızca bir insanın yokluğuna değil. Onunla birlikte eksilen bir döneme, bir eve, bir sese de.
Psikolojik danışman olarak yıllardır insanların acılarına, kayıplarına, eksik kalan yerlerine eşlik ediyorum. Ama insan bazen kendi yasının içinde başka türlü anlıyor bazı şeyleri. Bazı insanlar sana sadece bir şey anlatmıyor. İnsanlara nasıl yaklaşacağını da fark ettirmeden öğretiyor.
“Otu ata, eti ite vermek…”
Bugün bu cümleye baktığımda orada bir ihtiyaç görme hâli hissediyorum. Her canlının ihtiyacının farklı olduğunu fark etmek… Karşındakine kendi istediğini değil, onun ihtiyacı olan şeyi verebilmek…
Belki bugün insan ilişkilerine bu kadar dikkat etmemde, insanların ihtiyaçlarını duymaya çalışmamda, bir insanın iç dünyasını anlamaya önem vermemde; çocukluğumda içimde kalan o duygunun payı vardır.
Amcam bugün bu dünyadan geçti.
Ama bazı insanlar öldüğünde tamamen gitmiyor. Bir masalın ritminde, bir cümlenin içinde, insanın başka insanlara yaklaşma biçiminde yaşamaya devam ediyor.