Yıllardır aynı insanla bir hayatı paylaşıyorsunuz. Bir şeye kırıldığınızda önce anlatıyorsunuz. Anlaşılmadığınızı fark edince başka kelimeler seçiyor, daha sakin konuşmaya çalışıyor, doğru zamanı kolluyorsunuz. Belki de kendinizi yeterince iyi ifade edemediğinizi düşünüyorsunuz. Derken soru yavaş yavaş ona değil, size dönüyor:
“Acaba ben mi fazla büyütüyorum?” Günlük hayat araya giriyor, konu kapanmış gibi oluyor. Bir süre sonra aynı kırgınlık, başka bir olayın içinden yeniden çıkıyor karşınıza. Konuşmayı açan, ne olduğunu anlamaya ve arayı düzeltmeye çalışan yine siz oluyorsunuz. Zamanla onun davranışlarını da siz açıklamaya başlıyorsunuz:
“Çocukluğu zordu.” “Ailesinde sevgi gösterilmezdi.” “Özür dilemeyi bilmiyor.” “Aslında kötü biri değil.” “Çok da vicdanlıdır.”
Bunların hepsi doğru olabilir. Hepimiz geçmişimizden bir şeyler taşırız. Fakat siz onu anlamaya çalışırken kendi yaşadıklarınız arada kaybolur. Neye kırıldığınız, ne kadar yorulduğunuz, bütün bunların sizde ne bıraktığı konuşulmadan kalır.
İnsan bazen karşısındakinin yaralarını öyle iyi öğrenir ki kendi yarasına bakamaz olur. Oysa bir davranışın nereden geldiğini bilmek, onun incittiği yeri yok etmez. Çocukluğu zor geçmiş olabilir; bugün sizi kırmış olması yine de gerçektir. “Çok vicdanlı bir insan,” diyorsunuz.
Belki öyledir. Peki, siz o vicdanı sizinle kurduğu ilişkide ne kadar hissediyorsunuz? Herkesin yardımına koşabilir, çevresi tarafından çok sevilebilir. Ama siz kırıldığınızda duygunuzu küçümsüyor, yaptığıyla yüzleşmek yerine kendini savunuyor ve sizi evin içinde yalnız bırakıyorsa onun dışarıdaki iyiliği, sizin yalnızlığınıza çare olmuyor. Bir gün kendinizi şu cümleyi söylerken bulabilirsiniz "Aslında iyi biri ama ben onun yanında iyi değilim.”
Bu cümleyi kurmak kolay değil. Çünkü geçen yıllar yalnızca kırgınlıklardan ibaret değil. Paylaşılan sofralar, birlikte gülünmüş günler, atlatılan zorluklar, verilen emek ve alışkanlıklar var. Onu bütünüyle kötü biri olarak görmüyorsunuz. İyi yanlarını biliyor, belki de bir gün sizinle kurduğu ilişkide başka türlü davranacağına inanmak istiyorsunuz.
“Belki bir gün beni gerçekten duyar. Ben anlatmadan da fark eder. Yaptığının bende ne bıraktığını görür.”
İnsan zamanla karşısındaki kişinin bugünkü hâlinden çok, bir gün değişeceğine dair ihtimale tutunabiliyor. Bu yüzden “Neden gidemiyorum?” sorusunun yanında başka bir soru daha beliriyor: “Ben hâlâ neyin değişmesini bekliyorum?” Beklemek de insanı fark ettirmeden değiştiriyor. Önceleri uzun uzun anlattığınız şeyleri artık söylememeye başlıyorsunuz. Sorun çıkmasın diye susuyor, ihtiyaçlarınızı erteliyor, kendi sesinizi biraz daha kısıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, ilişki sürsün diye kendinizi geriye çekmişsiniz. Onu seviyor olabilirsiniz. Bu duygu gerçek. Fakat sevmenin yanında cevaplanması gereken başka bir soru daha var:
“Bu ilişkinin içinde ben nasıl birine dönüşüyorum?”
Belki de yıllardır tuttuğunuz şey, bugünkü ilişkiden çok, onun bir gün değişeceğine dair umuttur. Bunu fark ettiğinizde hemen bir karar vermeniz gerekmeyebilir. Ama kendinize sorduğunuz soru değişir artık
“Onu kaybetmemek için ben kendimden ne kadar uzaklaştım?”