Komşumun tabağı dolu olarak geri getirmesi, zihnimde şükran ve hasedi aynı anda çağırdı.
O an fark ettim ki, bu basit görünen hareket yalnızca bir nezaket değil; çok daha eski, çok daha derin bir ruhsal düzenlemenin izini taşıyor.
Evde pişen yemekten bir tabak vermek, ilk bakışta paylaşmak gibi görünür. Oysa altında, bizde olana yönelmesi muhtemel hasedi tanıyan ve onu ilişkiyi bozmadan dönüştürmeye çalışan bir sezgi vardır. Anadolu’nun “göz hakkı” dediği şey, hasedi inkâr etmez; onu bastırmaya da çalışmaz. Aksine, varlığını kabul eder ve ilişki içinde düzenler.
Melanie Klein, hasedi insanın en erken ve en ilkel duygulanımlarından biri olarak tanımlar. Ona göre haset, bebeğin iyi nesneye yani besleyen, doyuran, yaşam veren kaynağa yönelik yıkıcı arzusudur. Çünkü iyi olan, aynı zamanda ulaşılamayan ve kontrol edilemeyendir. Klein, hasedin olduğu yerde şükranın da bir potansiyel olarak var olduğunu söyler; şükran, iyi nesnenin tamamen yok edilmediği, korunabildiği bir ruhsal konumdur.
Belki de bu yüzden komşuya verilen tabak, yalnızca “sahip olunanın paylaşılması” değildir. Bu hareket, iyi nesneyi bütünüyle kendine saklamama cesaretidir. Hasedi kışkırtabilecek bir fazlalığı, ilişkiyi koruyacak bir parçaya dönüştürmektir.
Tabak dolu geri geldiğinde ise başka bir şey olur. Bu kez karşı taraf, yalnızca alan değil, veren konumuna geçer. Klein’in şükranla ilgili vurguladığı o kritik eşik burada devreye girer: Şükran, iyi nesnenin içsel olarak kabul edilmesi ve ona zarar verme isteğinin yerini onarma arzusunun almasıdır. Komşunun tabağı boş göndermemesi, yalnızca bir karşılık değil; ilişkisel bir onarımdır.
Bu döngüde kimse borçlu kalmaz. Çünkü borç duygusu da hasedin gizli bir akrabasıdır. Bunun yerine, karşılıklı bir dolaşım oluşur: alma, verme, geri getirme…
Haset yatışır, şükran yerleşir. İlişki nefes alır.
Bazen düşünüyorum; terapi odasında uzun uzun çalıştığımız birçok duygusal düzenleme, hayatın içinde zaten ustalıkla kurulmuş. İnsan ruhu, teoriden çok önce yaşamın içinde çözüm üretmiş.
Belki de mesele, hasedi yok etmeye çalışmak değil; onu tanıyıp şükrana alan açabilecek ilişki biçimlerini yeniden hatırlamak.
Komşunun tabağı, bana bunu hatırlattı.