Bir okulda saldırı olduğunda ilk sorularımız genellikle aynı oluyor: Kim yaptı, kaç yaşındaydı, neden ve nasıl yaptı? Ardından fotoğraflar, sosyal medya hesapları, eski paylaşımlar ve çevresindekilerin anlattıkları gündeme geliyor. Aile yaşamı, arkadaşlık ilişkileri, geçmişte yaşadıkları da tek tek konuşuluyor. Bir süre sonra saldırının kendisinden çok, saldırıyı gerçekleştiren kişinin öyküsünü izlemeye başlıyoruz.

Burada kendimize şu soruyu sormalıyız: Haber verirken toplumu mu bilgilendiriyoruz, yoksa farkında olmadan saldırıyı gerçekleştiren kişiyi haberin merkezine mi alıyoruz?

Toplumun yaşananları bilmeye hakkı var. Bir okulda saldırı olduysa haber yapılmalı; güvenlik açıkları konuşulmalı, ihmaller araştırılmalı, çocukların ve öğretmenlerin nasıl korunacağı tartışılmalı. Ancak toplumu bilgilendirmekle saldırıyı gerçekleştiren kişiyi günlerce gündemde tutmak aynı şey değil. Özellikle çocukların ve ergenlerin gerçekleştirdiği okul saldırılarında bu ayrımı gözetmek daha da önemli.
Bilimsel literatürde uzun süredir tartışılan konulardan biri, taklit ya da bulaşma etkisi. Bazı araştırmalar, yoğun biçimde gündemde kalan kitlesel saldırıların ardından benzer olayların belirli dönemlerde kümelenebildiğini gösteriyor. Başka çalışmalar ise bu etkinin her olayda ve her koşulda aynı biçimde ortaya çıkmadığını vurguluyor.
Bu yüzden bir saldırının ardından başka bir saldırı yaşandığında, “Haberi yapıldı, ardından bu oldu; demek ki sebebi haberdi” diyemeyiz. Şiddet davranışı bu kadar basit bir nedensellikle açıklanamaz.
Bir çocuğun ya da gencin saldırı haberi görmesi onu saldırgan yapmaz. Şiddeti anlamaya çalışırken bireysel özellikleri, aile ve çevre koşullarını, okul yaşantısını, sosyal ilişkileri, şiddet araçlarına erişim gibi riskleri ve daha birçok değişkeni birlikte değerlendirmek gerekir. Ancak bu, haberin sunuluş biçiminin önemsiz olduğu anlamına da gelmez.
Yoğun öfke yaşayan, dışlandığını düşünen ya da görülmek ve tanınmak isteyen bazı gençler için saldırıyı gerçekleştiren kişinin günlerce konuşulması farklı bir anlam taşıyabilir. Adının tekrar tekrar söylenmesi, fotoğrafının her yerde gösterilmesi, saldırıyı nasıl planladığının ayrıntılı biçimde anlatılması ve sosyal medya mesajlarının yeniden paylaşılması, onu öne çıkarabilir. Kaç kişinin yaralandığının ya da hayatını kaybettiğinin başka saldırılarla karşılaştırılması da bu etkiyi pekiştirebilir.
Bazen yalnızca saldırıyı haber vermekle kalmıyor, kişinin yaşam öyküsünü baştan sona kurmaya çalışıyoruz. Çocukluk fotoğraflarını görüyor, ne dinlediğini öğreniyor, arkadaşlık ilişkilerini ve yıllar önce yaptığı paylaşımları konuşuyoruz. Oysa toplumun güvenliği açısından bu ayrıntıların ne kadarı gerçekten gerekli?
Saldırıyı anlamaya çalışırken bir başka sorun da hemen bir neden bulma isteğimiz. “İçe kapanıktı”, “Arkadaşı yoktu”, “Zorbalığa uğramıştı”, “Psikolojik sorunları vardı” gibi birkaç özellik yan yana getiriliyor ve olay sanki açıklanmış gibi sunuluyor.
Oysa içine kapanık olmak şiddetin göstergesi değildir. Zorbalığa uğrayan çocukların büyük çoğunluğu başkalarına saldırmaz. Ruhsal bir sorun yaşamak da kişiyi doğrudan şiddet uygulayan biri hâline getirmez. Bu tür açıklamalar, şiddetin karmaşık yapısını basitleştirirken ruhsal güçlük yaşayan, yalnız kalan ya da akran ilişkilerinde zorlanan başka çocukların üzerine de gereksiz bir gölge düşürüyor.
Olayın ardından tekrar tekrar gösterilen görüntüler de üzerinde durmamız gereken bir konu. Güvenlik kamerası kayıtları, koşan çocuklar, silah sesleri, yaralanma anları… Aynı görüntüler televizyonlarda ve sosyal medyada defalarca dolaşıma giriyor. Oysa okul saldırısının etkisi yalnızca olayın yaşandığı okulda kalmıyor. Başka şehirlerdeki, hatta başka ülkelerdeki çocuklar da bu görüntülerle karşılaşıyor. Ertesi sabah okuluna giderken “Bizim okulda da olabilir mi?” diye düşünen bir çocuğun korkusunu da hesaba katmalıyız.
Haberi saklamaktan değil, neye ne kadar yer verdiğimizden söz ediyoruz. Saldırının yöntemi öğretici ayrıntılarla anlatılmamalı; saldırıyı gerçekleştiren kişinin manifestosu, sloganları ve videoları tekrar tekrar yayımlanmamalı. Ölü ve yaralı sayıları başka saldırılarla yarıştırılmamalı, çocukların ve ailelerin mahremiyeti korunmalı. Doğrulanmamış psikolojik tanılar üzerinden açıklamalar yapılmamalı.
Dikkatimizi çocukların ve okulların güvenliği için yanıt arayan sorulara çevirebiliriz: Bir tehdit duyulduğunda çocuk kime başvuracağını biliyor mu? Okuldaki yetişkinler hangi işaretleri ciddiye almalı? Bir çocuk, arkadaşının birine zarar verme düşüncelerinden söz ettiğini duyduğunda ne yapmalı? Öğrencilerin kendilerini okula ait ve güvende hissedebilecekleri ilişkiler kurulabiliyor mu? Bir saldırı sonrasında öğrenciler, öğretmenler ve aileler nasıl destekleniyor?
Bu sorular, saldırıyı gerçekleştiren kişinin çocukluk fotoğrafından çok daha fazla haber değeri taşıyor.
Bugün haberin dolaşımı yalnızca gazetecilerin elinde değil. Sosyal medya nedeniyle hepimiz bu dolaşıma katılıyoruz. Bir görüntüyü yeniden paylaşırken, saldırıyı gerçekleştiren kişinin fotoğrafını başka bir gruba gönderirken ya da saldırı videosunu yayımlarken onun daha geniş kitlelere ulaşmasına katkıda bulunabiliyoruz. Paylaşmadan önce durup düşünmek bu yüzden önemli: Paylaştığımız şey toplumun bilmesi gereken bir bilgiyi mi çoğaltıyor, yoksa saldırganın adını ve görüntüsünü yeniden mi dolaşıma sokuyor?
Çocukların güvenliği yalnızca okul kapısında alınan önlemlerden ibaret değil. Kullandığımız dilin, seçtiğimiz görüntülerin ve bazı ayrıntıları yeniden paylaşmamayı tercih etmenin de bu güvenlik içinde bir yeri var.
Bir olayı haberleştirmek gerekebilir. Ancak haberi, saldırıyı gerçekleştiren kişinin öyküsüne dönüştürmek zorunda değiliz.