İnsanoğlu çoğunlukla iradesine sınır konulmasını istemez. Özgürlüğü için gerekirse mücadele eder, canını dahi vermeyi göze alır. Devletler bağımsızlığı için başka ülkeler ile savaş planları yaparlar. Kadim medeniyetimize göre de hürriyet aziz sayılmış, eşrefi mahlukat olan insanın esaret altında kalması kerih görülmüştür.
İnsanın esareti benliğinden, egosundan başlar, hırslarının peşinden koşan da nefsine esirdir. Azim ile hırs farklı şeylerdir. Çalışmayı, üretmeyi, ekonomik özgürlüğünü kazanmayı teşvik eden kültürümüz, süfli hedefler için her yolu mübah sayan hırsı asla tasvip etmez.
Bağımlılığın her türü bir esarettir. Teknoloji, madde ve hatta insana bağımlılık da esarettir.
Asırlar boyu “insan nasıl özgür olur?” diye kafa yoran filozoflar olmuştur. Çünkü özgür olmayan insanın tam anlamıyla huzuru yakalaması da zordur. Özgürlük için Eflatun “öğrenerek”, tecrübeyle elde edilir demiştir. Aristo özgürlüğün “düşünerek” elde edileceği sonucuna varmıştır. Nietzche “kendin kalarak” özgür olabilirsin demiştir. Camus “başkaldırarak” ancak özgür olabilirsin demiştir. Sartre ise “eyleme geçmeden özgür olamazsınız” demiştir. İbni Rüşd “vicdan” kavramına dikkat çekmiş ancak vicdanınıza göre davranıyorsanız özgür olursunuz demiştir. Farabi “kalbine kulak vermeden özgür olunmaz” derken, vicdanlı olma tavsiyesine yaklaşık bir görüş söylemiştir…
Bu soruya verilen cevaplar, aslında bir toplumun ne kadar özgür olabileceğini de gösterir. Çünkü: Öğrenmeyen, düşünmeyen toplumlar kolay yönetilir. Kendi kalamayanlar, haksızlığa baş kaldıramayanlar, vicdanını susturanlar, kalbinin sesine kulak vermeyenler özgürlüğü sadece “izin verilen alan” olarak görür.
Eflatun’dan Farabi’ye uzanan bu cevaplar bize şunu işaret ediyor: Özgürlük hem bireysel bir iç yolculuk hem de toplumsal bir sorumluluktur. Bugün “özgür” olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Yoksa hâlâ öğrenmemiz, düşünmemiz ve vicdanımızı dinlememiz mi gerekiyor?
Kâinatın eşsiz nizamının sahibine teslim olmak, ona ram olmak tam anlamıyla özgürlüğün kapısıdır. Tüm sahte tanrıları yok saymak ve Yaratıcıdan başkasına eyvallah etmemekten daha büyük bir özgürlük olabilir mi?
Kula kul olmayı reddeden “tevhit inancı” tüm semavi dinlerin ortak gayesidir. Aslı bozulmamış dinlerdeki yasakların, kısıtlamaların dahi hikmeti; insanın aklını, neslini ve dolayısıyla özgürlüğünü korumaktır. Bireysel özgürlüğün beraberinde nasıl bir toplumsal sorumluluğu getirdiği ise ehline malumdur. Herkes aklına göre imtihan olur.
Muhabbetle…