Bir bebekle cee-e oynadığımızda aslında küçük bir varoluş provası yaparız. Ellerimizle yüzümüzü kapattığımız anda bebek bizi “unutur”; çünkü zihninde henüz devamlılık duygusu yoktur. Biz görünmez olunca, bizle ilgili hisleri ve tasarımı da bir anlığına kesintiye uğrar. O kısa kopuş, ardından açılan ellerle yaşadığı sevinçli kavuşmayı mümkün kılar.

Orada bir eşik vardır. Bebek, ellerimiz kapalıyken de bizim hâlâ orada olduğumuzu, görünmez olsak bile varlığımızın sürdüğünü kavradığında cee-e oyunu biter.
Artık görünmeyen şey yok olmuş sayılmaz; zihnin taşıma kapasitesi gelişmiştir.

Aynı mekanizmanın yetişkinlikte de çalışması ise acı bir ironi…

Sevdiği kişi telefonu açmadığında ya da bir mesaj geç döndüğünde panik dalgalarıyla dolan insan, hâlâ o eski oyunun ruhsal yankılarını yaşar.
Görünmeyen = kaybolmuş,
cevap gelmeyen = terk edilmiş,
ulaşılamayan = yok olmuş gibi hissedilir.

O kısa anın belirsizliği, cee-edeki o karanlık boşluk gibidir.
Sonrasında gelen her mesaj, her arama, her “Buradayım.” diyen işaret ise bir kavuşma hissi verir.
Korku ve rahatlama döngüsü böyle sürer.

Aslında mesele sevginin büyüklüğü değil; zihnin görünmeyenle ilişkisini ne kadar taşıyabildiğidir.
Birini gözünün önünde değilken de kaybetmeyen, varlığını içsel olarak sürdürebilen kişi, çocuklukta biten o oyunu ruhsal olarak da geride bırakabilmiş olandır.

Aslında fark edilmesi gerekeni şu soru ile anlarız. Sevdiğin görünmediğinde, onun sende kapladığı yer sönüyor mu?
Yoksa eller kapalı olsa bile o ilişkiyi içinde tutabiliyor musun?

Bütün mesele, görünmeyenin de var olmaya devam ettiğini öğrenen bir ruhun hikâyesidir.