Bugünkü görüşmeden sonra içimde bir cümle dolaşıp duruyor:
"Ben geçmişi özlüyorum."
Başta sıradan bir ifade gibi geldi. Herkes söylüyor zaten bunu.
Ama içimde bu cümle yankılandıkça, başka bir şey ortaya çıktı.
Ben, o günleri değil…
O günlerde kim olabilecektim, onu özlüyorum.
Aslında hiçbir zaman tam olarak olmamış bir hâli özlüyorum.
Kendi içimde bir yerde yarım kalmış bir ben var.
Sanki o zamanlar bir şey eksikti…
Belki zaman, belki cesaret, belki anlayış.
Ama ne eksikse, onunla birlikte eksik kalan bir tarafım hâlâ orada bekliyor.
Ve ben, o boşluğu şimdi "nostalji" adıyla duyuyorum.
O yüzden bazı anılar acıtır, bazılarıysa hiç yaşanmamış gibi gelir.
Çünkü bazı anılar gerçekten yaşanmadı.
Sadece içimizde bir yerde yaşanma ihtimaliyle kalakaldılar.
Ve yıllar sonra, bir sokak, bir koku, bir cümleyle yerlerinden kımıldayıp
gün yüzüne çıkmak istiyorlar.
Belki de bu yüzden nostalji her zaman “güzel” bir his değil.
Bazen bir sızı, bazen içi tam dolmayan bir boşluk gibi.
Biraz suçluluk, biraz “geç kalmışlık” taşıyor.
Bion’un sözünü ettiği o düşünülmemiş düşünceler gibi...
Zamanında işlenememiş bir duygunun hâlâ içimizde bir yerlerde dolaşması gibi.
Çünkü o zamanlar zihnim bu duyguyu karşılayacak durumda değildi.
Tutacak bir kap yoktu içimde.
Taşıyamadım.
Ve şimdi yıllar sonra, o duygu başka bir kılıkta geri geliyor:
Nostalji gibi... Özlem gibi... Ama aslında bir çeşit yas gibi.
Bir zamanlar olamamış hâlimin yasını tutuyorum belki de.
Bilinçdışım o yarım kalmışlığı bırakmıyor.
Çünkü zihin, tamamlanmamış olanı unutmaz.
Sadece bir süreliğine susturur.
Şimdi anlıyorum.
Nostalji bazen geçmişi özlemek değil.
Geçmişte yaşayamadığım beni aramak.
Kendime duyduğum bir tür şefkat belki.
Belki de geç kalmış ama gecikmemiş bir karşılaşma.
"Güzel olan günler değilmiş…
Ben o zaman kim olabilecektim, onu özlüyorum."