“İyi düşün, pozitif ol”
“Bardağın dolu tarafına bak.”
Bu cümleler dışarıdan bakıldığında umut veren, moral yükselten, insana güç katan ifadeler gibi görünür. Ama bazen en çok da bu cümleler yaralar bizi. Çünkü bize fark ettirmeden şunu söylerler: “Demek ki iyi düşünemiyorsan, bir sorun sende.”

Oysa insanın zihni tek renkli çalışmaz. Duygular da mevsimler gibidir; bazen açar, bazen solar, bazen durur, bazen taşar. Böyle olunca biz, acıtan gerçeğin içinden geçmek yerine hızla üstünü örttüğümüzde, aslında iyileşmiş değil; sadece ertelenmiş oluruz.

Her şeyi olumluya çevirmeye çalışmak, bir süre sonra sessiz bir baskıya dönüşür:
Hep güçlü görünmek.
Hep iyi davranmak.
Hep mutlu gibi durmak…
Aslında bunların içinde, en doğal hâlimizi kaybetmeye başlarız. Çünkü “iyi görünme” yarışı, “gerçek olma” alanını daraltır.

Bardağın boş tarafını hiç görmezsen, susuzluğu da fark edemezsin.
Hiç rahatsız olmazsan, hiçbir şeyi değiştiremezsin.
Sadece dolu tarafa bakmak, bazen iyimserlik değil, inkârın kibar hâlidir.

İnsan bardağın boş tarafına da bakabilmelidir.
Eksik olana, acı olana, çözülmemiş olana…
Çünkü duygu dediğimiz şey, sadece hissetmek için değil, yönlendirmek içindir.
Rahatsızlık, çoğu zaman dönüşümün kapısına vurulan nazik bir tokmaktır:

“Burada bir şey var, bakmak ister misin?”

Belki de mesele pozitif olmak değil, bütün olmaktır.
Sadece iyi hissettiğimiz yanımızla değil, karanlığa temas eden parçalarımızla da hayatta kalabildiğimizde genişleriz.
Duygularımızı inkâr ederek değil, onlara yer açarak güçleniriz.

Gerçek iyileşme, “hep iyi düşündüğümüz” yerde değil," kötü hissetme hakkımızı da tanıdığımız” yerde başlar.

Çünkü insan bir duyguya mahkûm olduğunda değil,
ona yer açıp yine de yürüyebildiğinde özgürleşir.

Bugün kendime kuracağım cümle belki de bu olabilir. “Bardağın hem dolu hem boş tarafına bakabiliyorum.
Çünkü ben sadece güçlü yanımla değil, kırılganlığımla da kendimim.”