Şifa kavramı bugün çok karıştı. İnsanlar bir bitkinin, bir karışımın, bir taşın, bir tekniğin ya da bir ürünün her şeyi tek başına iyileştirebileceğine inanıyor. Bu inanç aslında kötü niyetle değil; acının insan zihnini daraltmasından kaynaklanıyor. Çünkü insan zorlandığında, acıdayken, belirsizlik içindeyken zihnin önceliği “Bu acıdan nasıl hızlı çıkarım?” oluyor. Beyin o anda en doğruyu değil, en hızlı rahatlatanı seçiyor. Bu yüzden kişi duyduğu her “iyi geliyor” cümlesine, her “bunu yaparsan geçer” önerisine daha açık hâle geliyor. Hatta bazen fark etmeden, bir yönteme, bir ürüne ya da bir objeye gereğinden fazla anlam yüklemeye başlıyor. Bu o kadar insani bir savunma ki… Acı çekerken insanın gerçekliği tam olarak duyamaması, “kulakların kapanması” dediğimiz o hâl aslında çoğu zaman inkârdan değil, yükün ağırlığından ortaya çıkıyor. Kur’an’daki o ifade, bazen insanın acıyla baş edemezken duyma becerisinin geçici olarak körelmesine benziyor. İnsan “duymuyorum” diye değil, “şu anda duyamıyorum” diye o hâle geçiyor.

İşte bu noktada sebeplerle şifa birbirine karışıyor. Bir karışımın kanseri iyileştirdiğine, bir taşın depresyona iyi geldiğine, bir tekniğin ilaçların yerine geçtiğine inanmak, kişinin bilgisizliğinden değil; acıyla baş edemeyişinden doğuyor. İnsan içten içe “Keşke tek bir şey olsa ve her şeyi çözdürse” diye düşünüyor. Çünkü iyileşmenin uzun, emek isteyen bir süreç olduğunu kabul etmek daha yorucu geliyor. Umut, acıdan daha güçlü çalıştığı için insan duymak istediği yere tutunuyor ve bunu yaparken kendini suçlamıyor. “Ben doğru olanı yapıyorum” diye bile hissediyor. Ama bu noktada kişinin kendi şifahane potansiyeli gölgede kalıyor. Kişi, “Ben iyileşemem, bir şey beni iyileştirsin” gibi pasif bir konuma yerleşiyor. Oysa şifa böyle bir mekanizmayla çalışmıyor.

Terapi destek olabilir, dua güç verebilir, ilaç düzenleme sağlar, nefes egzersizi rahatlatır, bitkiler yardımcı olabilir ama bunların hiçbiri tek başına şifa değildir. Bunların hepsi sebeptir; araçtır. Şifa dediğimiz şey ise insanın kendi emeğinin, niyetinin, düzenliliğinin, bilimsel tedavinin, zamanın ve ilahi iznin birlikte çalışmasıyla oluşur. Yöntem iyileştirmez; yöntemi kullanan kişinin içsel emeği iyileştirir. İlaç kendi başına mucize değildir; insanın o ilacı düzenli kullanması, yaşamını düzenlemesi, içsel tutumunu değiştirmesi mucizedir. Dua tek başına hayatı değiştirmez; insanın duanın karşılığında adım atması, sorumluluk alması, içsel alanını açması değiştirir. Ritüel değil; ritüelle temas eden insanın niyeti iyileştirir.

Gerçek şifa insanın gücünü elinden alan, onu tek bir nesneye, tek bir yönteme bağımlı hâle getiren bir şey değildir. Gerçek şifa insanı güçlendirir. Kendi sürecini sahiplenmesini sağlar. İnsan duymaya hazır olduğunda, gerçek zaten sessizce kendini gösterir. Çünkü şifa dışarıdan dayatılan bir mucize değil, içeride karşılık bulduğunda filizlenen bir süreçtir. En doğru yerden bakınca çözüm hep çok net: Şifa tek bir şeyde değil, insanın kendi emeğiyle yürütülen bütünsel yolculuğundadır.