Bazı anlar olur, içim hafifçe ürperir.
Sebebi yok gibidir ama vardır aslında.
Bir şey bitecekmiş gibi hissederim.
O an biraz geri çekilirim, içimden bir ses “dur” der.
Ve fark ederim; bu korku bugüne ait değil aslında...
Bedenim şimdiye aittir ama ruhum geçmişte bir kaybı hatırlıyordur.

Belki bir zamanlar bir şey gerçekten bitmişti.
Bir sıcaklık, bir bağ, bir güven.
İste o bitişin yankısı, yıllar sonra hâlâ içimde dolaşıyor.
O yüzden her yeni vedada, sanki o eski kayba yeniden dokunuyorum.

Artık biliyorum; ölüm korkusu, aslında yaşanmış bir ölümün yankısıdır.
Bir kez gerçekten kaybettiğimizde, bir daha kaybetmekten korkarız.
Ama o korkunun içinde küçük bir farkındalık da vardır, “Demek ki hâlâ yaşıyorum.”

Şimdi ölüm aklıma geldiğinde, kaçmıyorum.
Bir kahve içerken, gün batarken ya da birini özlerken, o sessizliği kabul ediyorum.
Korkunun yerini yavaş yavaş bir dinginlik alıyor.
Artık biliyorum:
her bitişin içinde bir nefes gizli,
her kaybın içinde yeniden başlama ihtimali var.

Ve belki de yaşam, tam olarak bu farkındalıkta
Ölümden değil, onu hissedebilecek kadar canlı olmaktan ibaret.